Yeni Normal
- Ömer Güncü
- 24 Oca 2021 - 16:16
- 14 dk okuma süresi
- -
- 3
Merhaba, Bu araştırma yazımda; yeni normal nedir ve 2021'de yeni normale adapte olduk mu, bu konuya değineceğim. Öncelikle yeni normal nedir, ondan bahsedeyim. Bu araştırmamda yazar Nuri Sevsem Gürvardar'dan esinlenerek iki ayrı isimden yararlandım: Birgün gazetesi köşe yazarı, Gazi Üniversitesi'nde Prof. Dr. Selçuk Candansayar ve psikolog Burcu Başoğlu. Tabii Ekşi Sözlük'e de teşekkür ederim :)
Yeni Normal Nedir?
Yeni normal, eski alışkanlıkların tümden değişmesi durumudur ve diğer adı ise 'Kontrollü Hayat'tır. İnsanlarla ilişkiler, aile içindeki davranışlar, yemek yeme tarzları, eğlence alışkanlıkları, iş hayatı, televizyon ya da iş hayatıyla ilgili yeni doğrular ve alışkanlıklar demektir. Yeni normalde mesleki yaşamda, varoluşsal hedeflere ulaşmak için yeni yöntemler bulmak gerekmektedir. Mesela eskiye göre hijyeni daha fazla önceleyeceğimiz bir tutum sergileyeceğiz. Fiziksel temas çok az olacak ve eskiye göre daha kontrollü olacağız. Evrim geçiren lifestyle/yaşam tarzı! Ben şimdiden yeni normalin endişesini benimsedim. İzlediğim film, maç gibi yayınlarda insanların sosyal mesafe kurallarına uymadığına şaşırıyorum. "Hey gidi günler; torunlarımıza, insanların sarılıp el ele kol kola gezdiği günleri tarihi bir bilgi gibi anlatacağımız günleri görecek miydik?" denilebilecek hayam tarzı. Ayak uydurma da diyebiliriz. Beklemenin ve planlamanın yerine, hemen eyleme geçme; yarın yokmuş gibi yaşama; olası gelecek için sabırlı olmak yerine, hemen ve şimdi arzusunu gerçekleştirme eğilimi... Bu hâl, başka türden bir “özgürleşme”, kuralları önemsememe, geleneklerden kopma tutumlarını artırabilir.
Yetmişlerin “hippi hareketinde”, Soğuk Savaş döneminde her an karışık düğmelere basılabilir ve bir nükleer savaş çıkabilir, yarın olmayabilir hissinin de etkisi vardı. Bu dalgalanmalar özellikle genç ve orta yaşlarının başlarındakilerin “geleneksel politikaya” olan ilgilerinin kaybolmasına, büyük ideallerin, büyük fikirlerin ya da liderlerin peşine takılmaktan uzaklaşmalarına da yol açabilir. Yönetici egemenlerin toplumsal meşruiyet arayışından vazgeçmeleriyle, yönetilenlerin egemenlerin yönetme kurallarını hiçe sayma tutumları arasında karşılıklı birbirinden kopma eğilimi gelişebilir. Ölümcül salgınlara eşlik edecek, birbirlerini karşılıklı çığırından çıkaracak iklim, çevre, enerji ve gıda krizleriyle birlikte hem hayatta kalmanın çok zorlaştığı ve aynı zamanda hayatın bizatihi kendisinin değersizleştiği bir 'Karanlık Dönem' veya 'Koronavirüs sayesinde çokça duyduğumuz, şartlara uyum sağlama ve bundan sonra hayatımızda olan gerçekliği kabullenme şeysi...
2020 ve 2021 arasında yazılan yazılara da dikkat çekmek istiyorum:
"Wuhan’daki ilk vakadan bu yana yaklaşık 5 ay geçti. (Eski yazıdan alıntı) Artık "korona dünyası” diyebilmemiz için yeterli bir süre. Sayılarda dalgalanmalar olsa da salgın(lar)ın bir bitiş zamanı olmayacak gibi. Belki adı SARS-Cov-19 olmayacak; başka adlar, türler ya da görünümler altında ortaya çıkacaklar ama artık hep olacaklar. Tarihin “ölümcül salgın hastalıklar” dönemine girildiğini söylemek için çok veri var. Salgına yol açan, insan ve doğa düşmanı üretim ve yönetim sisteminde radikal bir değişim olmadığı sürece, bu gerçekle yaşamak zorundayız. Demem o ki; aniden şok edici bir şekilde ortaya çıkıp dehşete düşüren bir yıkıma neden olduktan sonra “geçip giden” bir felaket değil yaşadığımız...
Başlangıcı ve sonu olan felaketlerin bireylerin ve toplumların ruhunda açtığı hasarlardan farklı sorunlarla yüzleşeceğiz. Önümüzdeki günleri, belki de uzun süren iç savaşlar, geniş ölçekli dünya savaşları zamanlarının gözüyle görmeye başlamamız gerekli… Açılır açılmaz alışveriş merkezlerine doluşan, caddeleri hınca hınç dolduran ve tatil yerlerine akın edenler örnek olabilir. Bu insanların büyük çoğunluğu aptal, alışveriş-tüketim düşkünü, bencil değiller ya da cahil cesaretiyle hareket etmiyorlar. Belirsiz bir gelecek ve her an kapıyı çalabilecek ölüm tehlikesi altında “eski bildikleri hayatı” yaşar gibi yaparak “korkularından sıyrılmaya” çabalıyorlar. Hayat bir şekilde sürüyor, sürecek. Korona dünyasının iki temel sembolü “belirsiz bir gelecek” ve “her an ölebilir, her an ölebilirim” ruh hali olabilir. Artık sonucu uzun yıllar sonra alınabilecek eylemlerden, girişimlerden, kararlardan kaçınmak, uzun vadeli plan yapmamak... “20 yıl vadeli konut kredisi çekmenin ne anlamı var ki” ile “aman boşver, nasıl olsa o kadar süre ödemek zorunda kalmayabiliriz, boşver her tür borca girelim” arasında salınan bir hayat stili. Çocuk sahibi olmaktan vazgeçmek ile evrimsel baskıyla eskiden aklında yokken düşünmediği kadar çok çocuk sahibi olma uğraşı sarkacı. Somut örnek ise eğitim. Yapılamayan dersler ve gidilemeyen okullardan alınıp alınamayacağı belli olmayan, alınsa da bir donanım göstergesi olup olmayacağı şüpheli diplomalar… Önümüzdeki üniversite sınavı tam da böyle…
Kongo’da uzun yıllar süren kanlı iç savaş döneminde, herhangi bir bireysel ya da politik amaç gütmeden sadece şiddet olsun diye ölümcül saldırılar düzenleyen gruplar ortaya çıkmıştı. İnsanlara ve insanlığa “birlikte bir gelecekte ölüm korkusu olmadan yaşamak mümkün” hissini, umudunu vermeyi amaç edinen bir siyasal örgütlenme, hareket ve eylem biçimi için düşünmeye başlamak zorundayız. Aksi halde, ortak bir insanlık kavramını silerek: “yeni normal” adı altında insanlar ve insanaltılar diye adlandırılabilecek bir türsel ayrılmanın politik ve ahlaki temellendirmelerine maruz kalabileceğimizi bilmeliyiz. Koronadan korunma önlemleri, insanaltılardan korunma önlemlerine hızla dönüşebilir. Ama benim gördüğüm kadarıyla bazı insanlar koronavirüs bittikten sonra bir daha hiç kötü olaylar yaşamayacakmışız gibi: "İleride bugünleri çocuklarımıza anlatırız, bu yaşadığımız şey inanılmaz…" gibi sözler söylüyorlar. Evet, bu yaşadığımız şey inanılmaz ama kötü haber; yeni normalimiz bu artık. Nasıl ki korona birçok alışkanlığımızı değiştirdi ve hayatımıza etki etti, bundan sonra da benzer ya da beklenmedik felaketler var olabilir.
Ben bu satırları yazarken dünya üzerinde iki milyona yakın onaylanmış Covid-19 vakası ve bu illetten hayatını kaybeden 100 binden fazla insan var. Salgın yeni merkezi ABD’de hızla yayılıyor ve ölüm oranları korkunç seviyede... Buna karşın, yayılma hızını yitirmeye başladığı bazı küçük Avrupa ülkelerinde devlet adamları şimdiden “normale” dönüş sinyalleri vermeye başladılar. Avusturya Paskalya sonrası küçük dükkânların açılmasına yeşil ışık yaktı. Danimarka’da okul öncesi okulların açılması gündemde. Çek Cumhuriyeti seyahat yasağını kaldırmaya hazırlanıyor. Daha da çarpıcısı, salgının çıktığı bölge olan Çin’in Wuhan şehrinde yasakların kalkmasıyla birlikte şehir sakinleri yeni bir hayata alışmaya çalışıyor. Devlet yetkilileri her ne kadar temkinli konuşsalar da başta ekonomik kaygıların hükümetleri bir seçim yapmaya zorladığı aşikâr: “Ya evden çıkarsınız ve bir ihtimal hastalanıp ölürsünüz, ya da evden çıkmazsınız ve hep birlikte açlıktan ölürüz!” Görünen o ki; bu sürecin ne kadar zaman alacağı hakkında kimsenin kesin bir fikri yok. Bilim insanları ve siyasi figürlerin ortak kanısı, bu sürenin en azından etkili bir aşı bulunup yaygınlaşıncaya kadar süreceği yönünde... Bu da iyimser tahminle bir yıla karşılık geliyor. Yaşadığımız günler aslında bir bıçağın keskin iki kenarı üzerinde dans etmeye benziyor. Atılacak yanlış bir adım, ya da liderlerin vereceği yanlış bir kararın 1918 yılındakine benzer şekilde ikincil bir salgın dalgasını tetiklemesinden endişe duyuluyor. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen bunu şöyle açıklıyor: “Gerilmiş bir ipin üzerinde yürümeye çalışmak gibi... Eğer durursak, düşme ihtimalimiz var. Çok hızlı adım atarsak da işler sarpa sarabilir. Ayaklarımızın ne zaman yere basacağını ise bilmiyoruz.” Yapılan açıklamalara baktığımızda özellikle devlet yöneten insanların kafalarındaki temel sorunun “ne zaman?” olduğunu görüyoruz. Oysa belki de asıl sorulması gereken, “nasıl?” olmalı. Nasıl yeni normale geçiş yapacağız? Dahası, şimdiden bu soruya cevap olabilecek bir “adım adım geçiş planı” var mı? Peki, bir çalışan olarak sizin planınız ne? Ya da işveren olarak planınız ne? Ya da kocaman bir şirket veya 80 milyonluk bir ülke olarak? Bunların cevabını verebilmek için sanırım önce “yeni normale” biraz daha yakından bakmalı, onu daha iyi tanımalıyız. Elbette ki yapacağımız tanımlamalar basit birer tahminden öteye geçmeyecek ama yine de gözümüzün önünde duran ipuçlarını bir araya getirdiğimizde yaklaşık bir gelecek çizmek pek de güç değil.
Teknolojik dönüşümün de geçmişle kıyaslanamayacak kadar hızlı olacağı bir döneme giriyoruz. Dönüşüm konusunda beğeniyle izlediğim bankacılık sektörü, şu günlerde çok ciddi bir sınav veriyor ve şimdiye dek gayet iyi gidiyorlar. E-ticaret siteleri ve dağıtıcı şirketlerinde ise -kargo dâhil- ciddi bir kapasite eksiği olduğu ortada. Yakın gelecekte AVM gezmektense, evden alışveriş yapmaya devam edeceğiz gibi görünüyor. Dolayısıyla yakın bu sektörlerin kapasitelerini arttırıcı önlemler aldığını, dahası yeni ticaret devlerinin sahne aldığını görmek mümkün. Tedarik zinciri ve lojistiğin de artık konum tabanlı uygulamalara geçmesi elzem görünüyor. Geniş coğrafyaya yayılan bir ülkeyiz ve böylesi bir coğrafyada dev dronlarla nakliye şimdilik hayal olduğundan, lojistiğin dijitalleşmesi de kaçınılmaz duruyor. Ülkenin damarlarında alyuvarlar gibi çalışan şoförlerimizin sağlığı ve emek kaybını önlemek için özellikle bu sektörde dönüşümün çok hızlı bir şekilde yapılması gerekiyor. Yük verenin evinden lojistiğini yönetebileceği, taşıyanın da yine evinden yükü bulabileceği uygulamaların ön plana çıkacağını söyleyebiliriz. Sanırım “evden çalışmaya” umduğumuzdan çok daha hızlı adapte olacağız ve bir süre daha çocuklarımızın öğretmenleri ile görüntülü konuşma yapmalarını hayretle izleyeceğiz. Bu durum yeni sektörlerin ortaya çıkmasına ya da eski sektöre yeni adetlerin yerleşmesine sebep olacak. Bilgisayar veya tablet başında daha fazla zaman geçireceğiz. Yazılım, donanım ve onarım sektörü de bundan nasibini mutlaka alacak ama bunun da sınırını yine tedarik zinciri ve eldeki stoklar belirleyecek. Ve elbette ki, ne kadar “feda edebileceğimiz”… Biraz olaya “global” boyuttan bakacak olursak, insanların beceriksiz liderleri sandıklarda cezalandırdığını göreceğiz. Yıkılmaz denen ittifakların çatırdadığına, on yıllardır ne işe yaradığı belli olmayan cemiyetlerin terk edildiğine şahit olacağız. Belki yerlerine yenileri kurulacak ama insanların güven sorununu aşması yine de zaman alacak. Böylesi bir krizde beklenen “dünya liderliğini” asla ortaya koyamaması (bırakın dünyayı, kendi topraklarında bile beceremedi), eyaletleri kaderine terk etmesi ve özellikle 3M olayında görüldüğü gibi neredeyse bir korsan gibi davranması ABD’nin zaten kabarık olan sabıkalarına yenilerini ekleyecek. İnsanlar her şeyin “dolar” olmadığını biraz olsun fark ederler mi bilemem ama Amerikan ulusu kendi politikacılarına ciddi bir fatura kesecek. Bir zamanlar bir Amerikalı’nın dediği gibi: “Dünya asla eskisi gibi olmayacak”.
Acı olan uluslararası ittifakların veya cemiyetlerin sorgulanması, beraberinde çok ciddi güvenlik sorunlarını getirecek. Özellikle de dünyanın az gelişmiş ve son derece yoksul olan kesimi için. Bazı toplumlarda bu kriz beraberinde bir aydınlanma çağını getirse de geri kalmış toplumlarda otoriter ve dini kullanan rejimlerin yükseleceğini söyleyebiliriz. Özetle yeni normalde, bizi çok daha fazla ayrılığın, ayrımcılığın ve şiddetin beklediği bir gerçek. Bunun üzerine kıt kaynakları, su krizini ve ekonomik savaşı da eklediğinizde, beklenen toplu göç hareketlerinin daha erken başlaması da kuvvetle muhtemel. O sebeple bu krizden az hasarla kurtulan ülkelerin bu göç dalgalarına hazırlıklı olmasında ayrıca fayda var.
Karanlık bir tablo çizdiğimi biliyorum ama bence yeni normal deyince toplumun aklına “Zoom” yapmaktan daha fazlasının gelmesinde yarar var. Bizi neyin beklediğini tüm açıklığıyla resmedebilirsek, kendimizi hazırlamamız da bir o kadar kolay olur. Bazı tedbirleri almak, zaten pek çok konuda geç kalmış olan ülkemizin bu kriz döneminden daha güçlü bir şekilde çıkmasına vesile bile olabilir. Elbette burada yazdıklarım basit satırbaşları ve her sektörün kendi uzmanlar bunlara yeni başlıklar, yeni detaylar ekleyebilir. Hatta ayakta kalmak istiyorsa eklemelidir de. Burada sıraladıklarım sadece bir başlangıç. Hikâyenin devamını herkes kendisine uygun şekilde ama fazla fanteziye kaçmadan yazmalı. Hazırlanmakta başarısız olmak gibi bir lüksümüz yok çünkü…
Peki, Yeni Normale Alıştık Mı?
Yeni normale uyum sağlamak konusunda kafa karışıklıkları devam ediyor. Normal dediğimiz şey nedir ki zaten? Normalden kastımız gündelik hayatımıza devam etmek ise bu sürekli değişen bir süreç aslında. Yarının dün gibi olması mümkün olabilir mi? Hayatımız hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak, söylemi oldukça doğru ama hissettirdiği kadar da iç karartıcı değil. Çünkü zaten her değişen günle birlikte hayatımız eskisi gibi olmamaya devam ediyor. Dünya üzerinde bir süredir değişimin hızlı ve sık olduğu bir dönem yaşıyorduk. Telefonun icadı, internetin hayatımıza girmesi, soğuk savaşlar, iyi ya da kötü hayatımızdaki her şey aslında yeni bir adaptasyon süreci ve bizler sanılanın aksine her yeni sürece çok daha kolay alışıyoruz. Salgın hastalık kaynaklı kaygı ve korkunun seviyesindeki düşüşte buna bir örnek. Hâlâ Covid-19’un bizlere ne gibi etkilerinin olacağını bilemiyoruz. Bununla ilgili araştırmalar yapılıyor ancak bu araştırmaların sonuçlarını görebilmemiz için tabii ki bir süre geçmesi gerekiyor. O yüzden şu an varsayımlarla konuşabiliyoruz. Ön görebildiğimiz birçok şey olmasına rağmen ön göremediğimiz sonuçlar da olacaktır elbet.
Ruh sağlığı açısından durumu değerlendirmek gerekirse süreci iyi yönettiğimizi düşünüyorum ve tabii ki teknolojik imkanlara sahip olmamız da süreci iyi yönetmemizde etkili oldu. Böyle bir olayı telefonlarımız ya da internetimiz olmadan yaşasaydık şu an çok daha farklı şeyler konuşuyor olurduk. Birçok iş yeri, özellikle eğitim sektörü bu imkanlar sayesinde devam edebildiler; sosyal ihtiyaçlarımızı bu imkanlar sayesinde giderebildik ve çocuklarımız bu imkanlar sayesinde eğitimlerine devam etti. Teknolojik imkanlara sahip olmamızın olumlu yanları olduğu gibi olumsuz yanlarını da göz önünde bulundurmakta fayda var. Eğitim - öğretim ile birlikte teknoloji kullanımı eskisine oranla ciddi anlamda arttı. Karantina sürecinde dersler online olarak işlenmeye, veli toplantıları ve seminerler de artık online olarak hayatımızda yer almaya başladı. Bundan dolayı, teknolojik aletleri kullanmamız biraz da zorunluluk olmaya başladı. O yüzden, çocukların ve ebeveynlerin telefon, tablet ve bilgisayar kullanım saatlerini düzenlenmesi de bu dönemde çok önemli. Eğitim-öğretim dönemi devam ederken çocuklar zorunlu olarak teknolojik aletleri kullanıyordu ama şu an tatilde oldukları için aslında bir zorunlulukları yok. Zaten herkesin bildiği gibi teknoloji ile uzun süre ilgilenmek kaygıyı arttırmakta, beyin gelişimini bozmakta ve uyku kalitesini düşürmektedir. Karantina sürecinden dolayı evde olan ve sabah akşam telefonla bilgisayarla ilgilenen anne- babanın çocuklarını bu zor günlerde korumaya çalışması bu sebeplerden dolayı son derece zor.
Evde kalındığından ve çocukların sosyal ilişkilerine ortam yaratamamalarından kaynaklı teknolojik bağımlılık düzeyine ilerleyebilirler. Teknoloji bağımlılığı ise ilerlediğinde tedavisi çok zor olan bir durum olarak ortaya çıkabilir. Meydana gelen bütün olaylardan olumlu ya da olumsuz olsun her insan gibi çocuklar da etkilenir. Fakat küçük çocuklar bilişsel gelişim düzeyleri ve kısıtlı tıbbi bilgileri nedeni ile hastalıkları, salgınları ya da virüs gibi konuları anlamakta ve adlandırmakta güçlük çekebilirler. Gerçekçi olmayan ve hayali bakış açısıyla kaygı uyandıran değerlendirmeler yapabilirler. Ancak çocuklar yetişkinlere göre daha hızlı yeni durumlara adapte olur ve yeni koşulları daha hızlı öğrenirler. Bunun en somut örneği, göç eden ailelerin çocuklarına baktığımızda göç ettikleri ülkenin kültürüne ve diline çocukların çok daha hızlı adapte olmalarıdır. Çocuklar aileleri, akrabaları ve öğretmenlerinin tepkilerini izler ve o gözlemler sayesinde öğrenirler. Sizin izlediğiniz ya da okuduğunuz haberlere nasıl tepki verdiğiniz, diğer yetişkinlerle aranızdaki iletişim çocukların nasıl hissedeceği konusunda yol gösterici olacaktır. O yüzden, çocukların yeni normale alışabilmesi için öncelikle yetişkinler olarak bizlerin bu hayata alışması gerekmektedir. Çocukların bu zor dönemden en az psikolojik sıkıntılarla geçmesi anne-babanın ruh sağlıyla yakından ilişkilidir. Evde panik halinde ne yaptığını bilmez şeklide hareket eden anne babaların çocuklarına da kaygı bulaştırması kaçınılmazdır. Kendi kaygı durumumuzu kontrol etmemizin gerekli olduğu bilinmekle birlikte bunu gerçekleştirmek söylendiği kadar kolay olmayabilir ama imkânsız da değildir. Bizler kurallara uyacağız, bizler fiziksel mesafeye dikkat edeceğiz, bizler maske takacağız, bizler durumun ciddiyetini ve toplumsal sorumluluğumuzun bilincinde olacağız ki çocuklarımız da olacak. Çocukların çoğu şu an evlerindeler, onların yeni normale alışıp alışamadıklarını değerlendirmemiz güç. Bunu eğitim-öğretim dönemi başladığında daha sağlıklı bir şekilde gözlemleme şansımız olacak. Ancak o zamana kadar çocukların anne ve babası olan yetişkinlere baktığımızda yeni normale pek de alışabilmiş değiliz. Alınan tedbirlere halkın tam uymadığı, maskelerin tam takılmadığı ve fiziki mesafeye dikkat edilmediğiyle ilgili görüntüleri sokağa çıktığımızda görebiliyoruz. Kuralları ve önlemleri içselleştiremediğimiz, kendi içimizde tutarlı davranmadığımız için yetişkinler olarak bizlerin daha öğrenemediğini çocuklarımızın gözlemleyerek öğrenmesi güç olacaktır, çünkü gözlemleyebilecekleri sağlıklı tutumlara sahip olmayacaklardır.
Karantinada bir aydan fazla bir zamanı geride bıraktığımız şu günlerde hepimiz Zoom’un nasıl kullanılacağını öğrendik, ceketle şort ve eşofman giyebilme yeteneğini gündelik hayatımıza uyarladık. Henüz özel hayat - iş dengesini bulamamışken bir de adeta Bermuda şeytan üçgenine düştüğümüzü hissettiren çocuk-okul-oyun ilişkisi denen şeyin varlığını da hayatımızın tam ortasına koyduk mu, koyduk. En ciddi toplantı sırasında önümüzde, arkamızda, yanımızda küçük sürpriz kafalar belirmeye başladı mı, başladı. Türkçesini kullanmaktan imtina ettiğimiz adları havalı içerikleri müstesna toplantıların ardından yerleri temizlemeye, ütü yapmaya, cam silmeye geçiş yaptık mı, yaptık. İş arkadaşlarımızla Excel tablolarındaki bütçe, finans rakamlarını hesapladıktan sonra küçük ev arkadaşımızla da “Ahmet’in Ayşe’ye 5 elma verdikten sonra kaç tane elması kaldığını” hesapladık mı, hesapladık. Ev kavramının artık sığınak gibi algılandığı yeni normalimizde, günlerden Cumartesi mi Pazartesi mi karmaşasının yanı sıra evde mayalı ekmek yapmayı öğrendik mi, öğrendik. İşte o mayalı ekmek yap-bozun en son parçasıydı. Bu son parça, bizi COVID-19 tabanlı home – office – school yapboz modelinde bir uzman yaşayıcı yapmaya yetiyor.
Kendi kendimize yetebilmeyi öğrendiğimiz bugünlerde küçücük şeylerden nasıl mutlu olabildiğimizi de gördük. Birbirinden başarılı, zengin ve ünlü insanların kendi yaptıkları yemeği veya ekmeği paylaştıkları fotoğraflardaki mutluluğa ve gurura bakın. Bu yeni normalimizle birlikte bir şeyi daha fark ettik; eski düzenimize dönmek diye bir şey olmayacak. Ne çalışanlar ne yöneticiler ne de kurumlar için hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. İş dünyası kendine yeni bir yol bulmak zorunda kalacak. Şirketlerin çalışanlara maddi açıdan vazgeçilmez nimetler olarak sunduğu çoğu şeyin aslında sıradan vazgeçilir şeyler olduğunu anladı, insanoğlu… Son birkaç yıldır konuşulan ama çok az kurumda kendilerine yer bulan Gig çalışanlar artık tüm kurumlarda olacak. Hatta mevcut tam zamanlı çalışanlar da Gig çalışana dönüşecek. Şirketler, insan kaynakları ve iç iletişim konusunda mikro yönetime geçiş yapmak zorunda kalacak. Ve son cümle: yeni dünyanın belirleyici üç gücü ‘şefkat’, ‘minnet’ ve ‘bilim’ olacak.
Vesselam
Etiketler
Yazar Hakkında
Ömer Güncü
Adıyaman Üniversitesi'nde Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik 2023 Mezunuyum. Çeşitli yardım kuruluşlarında ve sivil toplum kuruluşlarında yer aldım. Adıyaman Gençkızılay'da İl Baskan Yardımcılığı, Sosyal medya uzmanlığı, AFAD Adıyaman Baskanlik gönüllüğü, medya ve görüntüleme birimi sorumluluğu, Ahbap Hatay Projesi Egitmenlik görevi. Adıyaman Anadolu Gençlik Derneği üniversite komisyonu teşkilat başkanlığı gibi görevlerde yer aldım.
.
Çok gezip, çok okumayı seven birisiyim. Okuduğum kitaplar ağırlıklı olarak psikoloji, din ve sosyoloji üzerinedir. Roman okumayı da çok severim. Psikoloji, din ve sosyoloji gibi alanlarda araştırma yapmaya yazılar okumaya ve bunlar üzerine yazmaya hevesli birisiyim. Çevremce işkolik olduğum söylenir. Ben kendimi geliştirmek, ilim ve irfan öğrenmek pahasına işkolik olmaya razıyım :) Hayatımın Gayesi; önce kendime, sonra dünyama faydalı olmak ve katkıda bulunmaktır. İnanıyorum ki kendimi değiştirirsem, ailemi, milletimi ve dünyamı değiştiririm. Yazılarım makale tarzı olup akıcı bir üslup ile yazılmıştır. Okurken kendinize bir şeyler katacağınıza eminim. İyi okumalar :)
Yorumlar