Öykü

Yazılamayıp Anlatan

  • 3 dk okuma süresi
  • -
  • 0
Yazılamayıp Anlatan

Yoğun ve yorucu bir günün sonundaydım. Bir fincan kahve ve bir defter ile birlikte. Çok uzun zamandır hayal ettiğim hikâyeye sonunda başlayacaktım. Kahvemden bir yudum aldıktan sonra ağzımdan acılığı gitsin diye bir süre bekledim ve ardından iki tarafı da yontulmuş kurşun kalemimi aldım. Sustum… Sanki hayalimden geçenleri kâğıda döksem o muhteşem fikir bir çöp olacakmış gibi düşündüm ve tekrar sustum…

Bir yerlerden soğuk giriyordu ve ayak parmaklarımdan başlamıştım üşümeye, kibar bir ses tonu fakat kabaca bir üslupla az ötede oturan eşime seslendim:

“Kapat artık şu pencereyi!”

“Rutubet kokusu ruhumuza kadar işledi, şikayet etme artık” dedi.

Aslında haklıydı ama benim üşüdüğümü hesap edemedi sanırım. Gayet net ve geçerli bir sebebi vardı. Yirmi beş yıldır hiç ısınmayan bu evde ciğerlerimiz solmak üzereydi. Bizi diri tutan şey mutlak bir sevgi olsa gerek yoksa insan rutubetli cehennemi nasıl cennet olarak görebilirdi?

Zaman ansızın ilerlemekteydi. Defterin köşesindeki kahve lekesini hesaba katmazsam, bir kaç karalamadan başka hiç bir şey yoktu. Bu suskunluğu bozmanın bir yolunu bulmalıydım. Kalemime dil olmam lazımdı ama ben lal olmaktan başka bir işe yaramıyordum.

Eşim oturduğu yerden bir hışımla kalktı. Sanırım okuduğu habere sinirlenmişti ve kendini telefonun ekranına göz bebekleri yerinden çıkacakmış gibi bakmaktan alıkoyamıyordu. Kaşlarını çattı ve bana döndü. Biri diğerine göre biraz daha çatık olan kaşları duygusunu daha belirgin bir hale getiriyordu.

“Sen hala saçma sapan hikâyeler yazmaya devam et!” dedi.

“Ne oldu yine?” diye cevap verdim. Belli ki kızgınlığı bana değildi ama hıncını benden çıkarmalıydı.

“İnsanlığın her geçen gün daha da vahim bir hal aldığını biliyor musun? Daha dün öz evladına işkence yapan bir anne çıktı ortaya.” Çok kızmıştı ve haklıydı. Nereye gidiyordu insanoğlu?

“Eşim, insanoğlunun tabiatında iyilik de var kötülük de. Herkes aynı zihniyette, aynı edepte ya da aynı derece takva da olsaydı sınav için bu dünyaya gönderilmemiz saçma olmaz mıydı?” dedim.

Ağlamaklıydı gözleri, insanlığa buğz edercesine bakıyordu. Bizim henüz bir çocuğumuz yoktu ama eşim gerçekten bir anne şefkatine sahipti. Verecek bir cevap bulamadı. Başını omuzuma yasladı ve gözyaşları sessizce kirpiklerinden süzülüp gömleğime damlıyordu. Elimi başına koydum, belki bu onun gözyaşlarını engellemeye yeter diye düşündüm. Gözlerimin içine baktı ve tatlı bir tebessümle boynuma sarıldı.

Artık saat yarıma gelmek üzereydi fakat ben hala bir cümle dahi kuramamıştım. Karakterler, yerler, isimler aslında hemen hemen her şey aklımdaydı ama kağıda dökemiyordum. Gereksiz bir korku kaplıyordu zihnimi, büyüsü bozulursa ya hayalimdekilerin? Ya da istediğim gibi bir şey çıkmazsa ortaya. Ne yapardım o zaman? Benim gibi sıradan bir yazar için çığ gibi büyüyen bu sorunlarla başa çıkmak gerçekten çok zor.

Garip bir duyguyla hareket etmeye başlayan ellerim artık kontrolden çıkmış bir vaziyetteydi. Hala yazmıyordu fakat bir şeyler karalıyordu. Sanki bütün o siyahlığın ve griliğin içinde birileri yaşıyordu. Anlamsız bir çiçek belirmeye başladı. Yedi tane yaprağı vardı. Adeta papatyayı andıran bu çiçeğin yaprakları ‘vav’ harfini andırırken gövdesi ‘lamelif’ gibiydi.

Parmaklarımın dili olmak isterken gözü mü olmuştum? Bunu bana yaptıran kudret neden bir kaç karalamadan öteye gitmeme izin vermedi? Cevabını bulamadığım sorular karşıma çıkmaktaydı. Bulanık bir hala gelen düşüncelerim bu sorular sayesinde iyice karanlığa gömüldü. Belki de kudret sahibinin bana vermek istediği bir dersti bu aklımın yetmediği anlamsız çizim.

Saat iki olmuştu bile. Henüz dile gelmişti kalemim. Lakin bu sefer de heyecanı kalmamıştı hiç bir şeyin. Yaprakları ‘vav’, gövdesi ‘lamelif’ harfini andıran bu çiçek bıraktığı soru işaretleriyle bütün hevesimi aldı götürdü… Belki de bir ‘eyvallah’ bile yazamadan vakit dolmuştu…

Etiketler
zaman

Yazar Hakkında

Yorumlar

  • 0 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap