Ruhsal Dönüşüm
- Rümeysa AkmanX
- 6 Ara 2020 - 16:20
- 13 dk okuma süresi
- -
- 9
Gözlerim yarı açık yarı kapalı uyuklarken, sokaktan geçen insanların yüzündeki gülümsemeyi, gözlerinin içindeki parıltıyı görmemek için başımı yukarıya hiç kaldırmıyorum. Bu yüzden hayatım boyunca o kadar çok ayakkabıya ve yürüyen ayaklara şahit oldum ki yürüyüşlerin de parmak izleri gibi her insanda farklı olduğuna inanırım. Bilimsel olarak doğruluğunu bilemem. Bu düşünce küçük, hatta minicik dünyamda büyük bir teori. Bu teorinin üzerinde uzun uzadıya düşünmeyeceğim elbette. Düşünmeyi uzun zaman önce bıraktım. Ne zaman zihnimin derinliklerine insem hemen kendimi uçurumdan aşağı bırakırım. Kayalıklara çarpa çarpa karanlık sulara gömülürüm. Diğer insanlardan en büyük farkım şudur: Onlar uykuyu dinlenme olarak tanımlarken, benim için uyku bir kaçıştır. Karanlığa doğru hızlı adımlarla ilerlerim. O kadar çok kasvet dolu ki içim, rüyalar bile uğramaz şu derin uykularıma. Bu yüzden olacak ki en iyi yoldaşım sürekli açıp kapanan göz kapaklarımdır. Başka sahip olduğum şeyler de var elbette. İstanbul’un gök kubbesi altındaki kaldırımlardan evim, yere serdiğim kartondan yatağım, ıvır zıvırla doldurulmuş yastığım, eskimiş ince bir battaniyem ve karın boşluğuma sokuşturduğum değerli hazinelerim vardı. Uzun süredir aynı kartonda yattığımdan üzerinde yer yer delikler açılmıştı. Soğuk taşların tenimle olan buluşması beni oldukça rahatsız ediyordu. Ama bir süre sonra bu buluşmayı da kabul edip bedenimdeki yeni ağrılara: “Hoş geldiniz” dedim. Tüm kızgınlığımı göz kapaklarıma yükledim ve karanlığıma gömüldüm.
Günün hangi kısmında olduğumu ezan-ı Muhammedi’nin sesi ile anlıyordum. Battaniyemi omuzlarımdan aşağı indirdim. Günün öğle kısmındaydık. Akrep ve yelkovanı hayatımdan atalı uzun yıllar oluyordu. Kolumda sürekli zamanı gösteren aletle elbette yaşamak isterdim. Bir yere koşuşturmayı, geç kalmayı, beklemeyi, gülmeyi, bir arkadaşın kahvesini, bir annenin sarılışını, babanın kanatlarının altında yaşamayı ben de isterdim; fakat istemekle olmuyordu. Bu acı gerçeği ve hayalleri zihnimden uzaklaştırdım. Yıllarca hep yaptığım bir şeydi! Hangi yaşta olduğum hakkında bir fikrim yoktu. Sanırsam kırklı yaşlardaydım. Ellerimdeki çizgilerin artması beni mutlu ediyordu. Yaşlı bir beden bu soğuk kış gecelerine dayanamazdı. Yaşama sebebi olmayan birini ölüm kurtarırdı bu kaldırımlardan. Ben gibi olan o kadar çok insan vardı ki! Ben gidince onlara da yer açılmış olurdu. Hazır kurulmuş bir eve kim yerleşmek istemezdi ki? Hazinelerimi sokağın çocuklarına miras bırakmıştım. Hazine kelimesini okuyunca ya da işitince altın, mücevherlerle dolu bir sandık gelse de gözlerinizin önüne, benim hazinem bu parlak ışıltılı çöplerden oluşmuyordu. Bazen kuru bazen taze ekmek, ezik büzük su şişesi ve tertemiz kapakların içindeki yüzlerce kelimeden oluşan birkaç kitap. Bu saydıklarımdan başka bir şeyi olmayan bu adamın kitaplarla ne işi var diyebilirsiniz. Bu kitapları hiç okumadığımı da belirtmek istiyorum. Bazı gençler sokağın insanlarına ulaşmak, onların ruhlarını dinlendirmek için bir grup kurmuşlardı. Belirli günlerde bu gruptan farklı gençler bizlere kitap okuyordu. Onların geldiği günlerde uykumdan feragat eder, et parçasından çıkan o sözleri dikkatle dinlerdim. Benim dinlediğimin farkında oldukları için kendi aralarında bana kitap okumak için ufak, tatlı tartışmalar yaparlardı. Paylaşılamayan bir insan olmak çok farklı bir histi. Onlar okurken çok farklı duygular arasında geçişler yapardım. Hepsini severdim; fakat bir genç vardı ki onu diğerlerinden daha çok severim. Hiç görmediğim bir çehreyi anlatmayacağım sizlere. Ben insanları ayakkabılarından, yürüyüşlerinden ve seslerinden tanırım. Mavi renkli rahat bir ayakkabısı vardı. Eski olmasına rağmen çok şık görünürdü. Tertemiz yüzeyi, siyah bağcıkları vardı. Yanıma bağdaş kurarak otururdu. Cevap vermeyeceğimi bildiği halde halimi, hatrımı sorar sonra kitaba başlardı. Bazen de okuduğu kitapları başucuma koyar öyle giderdi. Rahatsız edici bir sesi yoktu. Ne söylediğini, okuduğunu rahatlıkla anlardım. Bedenimden gelen pis kokuyu bastıran çok hoş bir parfüm kokusu vardı. Temiz kokuya hasret kalan burnum bir süre sonra yine pis kokunun esiri olurdu. Bir keresinde başka bir genç kitap okumak için gelmişti. Bu genç de güzel okuyordu. . Kendimi kitabın içinde bir yolculuğa çıkarmıştım. Genç, ara ara okumayı bırakıp devam ediyordu. Kısa bir süre sonra: “ Dayanamayacağım, çok özür dilerim.” diyerek yanımdan uzaklaştı. Kendimi çok kötü, rezil bir herif gibi hissettim. Gözlerimi kapatıp, battaniyemin altına sokuldum. Uzun zamandır bedenim su görmemişti. Bizim gibiler için bazı hayırseverler duş alınacak otobüs gibi yerler yapmışlardı. Bu sokakta bir kere konaklamıştı ve güzelce yıkanmıştım. Fakat şimdi bu imkânım yoktu. Karşı yoldaki parkta fıskiyeler vardı. Birkaç dakika su ile ovalansam yeterdi. Evimi başka bir insana kaptırmamak için hızla yıkanma işini halettim. Bedenim suyu çok özlemiş olacak ki o gün çok rahat uyumuştum. Hatta belli belirsiz rüya gördüğümü de hatırlıyordum.
Ben anılarımı tazelerken mavi ayakkabılı genç geldi. Kitap sayfalarının hışırtısı ile göz kapaklarım heyecanla açıldı. Bir an önce kelimelerle yolculuğa çıkmak istiyordum. Okudu, okudu, okudu... Sadece o ve ben vardık sanki. Hiç ara vermeden, sıkılmadan kitabı bitirdi. O okudukça kendimi gördüm sayfalarda. Umutsuz bir böceğin çırpınışlarındaydım. Bir sabah kalktığında korkunç bir böcek bedeninde yaşama mücadelesi vermesi beni çok etkilemişti. Ve o uzun hayatın böcek kalıntıları içerisinde bir kürekte son bulması çok ürkütücüydü. O böceğin aslında Kafka olduğunu tahmin etmek çok da zor değildi. İsimleri zihnimde tutamazdım ama bu sefer aynı ben gibi hisseden birini yalnız bırakmak istememiştim. Yazarın ismini kazıdım bu kaldırımlara. Genç, kocaman açtığım gözlerimden anlamıştı bu eseri sevdiğimi. Benimkisi korku ile sevgi arasında bir duyguydu. Kitabı bana uzatarak:
“ O kadar güzel dinledin ki! Bu kitaba iyi bakacağına eminim.”
Umutsuz bir adamı kâle alışı beni çok mutlu etmişti. İçi pislik dolu tırnaklarımla hiç çekinmeden aldım kitabı. Karşımdaki gencin yüreğimi gördüğünü çok iyi biliyordum. Yeni mücevherimi battaniyemin altına yerleştirdim. Dinlediğim cümleler beni çok etkilemişti. İnsanın bir böceğe dönüşüp umutsuzluk içinde ölüp gitmesi beni bir hayli ürkütmüştü. Yaşadığım bu duygu geçişlerinden sonra gözlerimi kapatıp kendimi insanların gereksiz uğultusuna bıraktım.
***
Yine hangi günde olduğumu bilmeden uyanmıştım. Ruhumun sıkılmaları bugün tatile çıkmış gibiydi. Bedenimi zar zor sığdırdığım battaniyemin altında çok rahat hareket edebildiğimi fark ettim. İçerisinde rahatlıkla dönüyor,istediğim gibi hareket edebiliyordum. Bedenim istemsizce esnemek istiyordu. Hiç yapmadığım hareketleri yapma isteği beni korkutmaya başlamıştı. Kollarıma baktığımda acı gerçekle karşılaştım. Kalın tüylerin kapladığı başka bir hayvanın bedenindeydim. Dünkü dinlediklerimin başıma geleceğini nereden bilebilirdim ki. Karanlık dünyam zifiri karanlığa dönmüştü. Sonumun Kafka gibi olmasını hiç istemiyordum. Fakat garip olan bir durum vardı. İnsanlar böcekten korkup kaçması gerekirken, bana sevgi sözcükleri söyleyip başımı okşamaya çalışıyorlardı. . Hangi bedende olduğumu öğrenmek için ilerideki mağazaya gittim. Gösterişli kıyafetlerin önündeki camdan kendime bakacaktım. Mağazanın önüne gediğimde derin bir nefes aldım. Camın karşısında kendi yansımama baktım. Uzun beyaz bıyıklarım, gözlerimin kenarında ki siyah çizgiler ve boynumdan aşağı uzanan beyaz tüylerim vardı. Yaptığım hareketlerin sebebini anlamıştım. Böcek değil de bir kediye dönüştüğüm için o kadar mutluydum ki. Ben karşımdaki yeni görüntümle yüzleşirken içerideki iki genç kadın bana bakıp, mutlu yüzlerle birbirlerine bir şeyler söylüyorlardı. Birkaç dakika sonra kapıya yöneldiler. Beni sevmeye geldiklerini çok iyi biliyordum. Hemen oradan uzaklaştım. İnsanların arasından koşarak gidiyordum. O kadar eğlenceli ve heyecanlıydı ki. Patilerim yeni alınmış araba lastiği gibiydi. Nereye gideceğimi bilmeden koşuyordum. Yanlışlıkla kalabalık bir grubun arasına girdim. Beni görünce kimi kaçıyor kimi masum bir gülümseme ile sadece bakıyordu. Büyük bacakların arasından zar zor geçerek kapıdan içeri girdim. İçerisi dışarıya göre daha sakindi. Namaz kılanlar, fotoğraf çekenler vardı. Bir caminin içerisinde olduğumu anlamıştım. Avizelere bakarak yürürken, bir şeye çarptığımı fark ettim. Karşımda yaşlı bir kedi vardı. Göze çarpan ilk şey parlak tüyleriydi. Yukarıya doğru çekik, şaşı gözleriyle bana bakıyordu. Burasının ona ait olduğunu anlayıp hızla kapıya yöneldim. Ben evime kimsenin girmesini istemiyorsam onun da rahatsız olacağını düşündüm. Patilerimle mavi halıların üzerinde koşar adımlarla uzaklaşırken arkamdan seslendi:
“Hey! Çizgili kedi, bir merhaba demeden nereye gidiyorsun? “
Ne diyeceğimi bilemiyordum. Çok uzun bir süre sonra ilk diyaloğumun kedi ile olması beni şaşırtıyordu. Hâlâ bu yaşadıklarımın rüya olduğunu düşünüyor, gözlerimi o soğuk kaldırımlarda açmaktan korkuyordum. Ev dediğim o yerin ölümcül bir tümör gibi beni yediğini fark etmiştim. Ölümcül duygularıma esir olmuştum. İsmimi bile benden almıştı. Umutsuzluğun bu hayatta en kötü hastalık olduğunu anlamıştım.”Düşünmeyi terk ettim” derken bile yalan söylüyormuşum meğer. O battaniyenin altında konfor alanı çizmişim. Şimdi ise konfor alanımdan dışarı çıkıp yeni arayışlara başladım istemsizce. Ben kendimi analiz ederken karşımda ki kedi sabırla benden cevap bekliyordu.
“ Çizgili kedi beni duyabiliyor musun?”
“Şey… Evet. “
“Sanırsam buralarda yabancısın. İsmin nedir?”
“İsmimi bilmiyorum.”
“Peki madem sana Çizgili diye seslenirim. İsmim Gli. Anlat bakalım beni görünce neden kaçmaya çalıştın?”
“Burasının sana ait olduğunu düşündüm. Seni rahatsız etmek istemedim.”
Küçük ağzını açabildiği kadar açıp esnedi. Kollarını öne uzatıp birkaç esnek hareket yaptı.
“Burası bana ait değil. Hatta kimseye ait değil. Etrafındaki insanları görmedin mi? Burası cami. Ayasofya Camii’ne hoş geldin.”
Ayasofya Camii’nde namaz çıkışına denk gelmiştim. Nereye gideceğimi bilmeyen biri olarak “İyi ki Gli ile tanışmışım” dedim. O sıcak karşılaması beni rahatlatmış, kendimi güvende hissettirmişti. Ciğerlerinden çıkan hırıltı çok rahatlıkla duyuluyordu. Tüylerini sürekli yalıyor, temizliğine çok dikkat ediyordu. Gli peşinden gelmemi istedi. Onu takip ettim. İnsanların arasından hızla geçip sütunların arkasına geçtik. Burası oldukça sessizdi. Caminin her yeri rahatlıkla görünüyordu. Hayatımda birkaç kez camiye gitmiştim. Soğuk gecelerde sığınağım olmuştu. Şimdi ise hem tüylü bedenim hem de yüreğimle sığınıyordum. Bir arkadaş edinip onunla sohbet etmeyi hayal bile etmez, edemezdim. Ama zaman geçtikçe yaşımız, bedenimiz, saçlarımız, çevremiz, hayallerimiz, umutlarımız değişiyormuş. Şimdi bu değişime keyifle ayak uydurmaya çalışıyordum. Biz etrafı seyrederken bir grup insan etrafımızı çevirdi. Bıyıkları yeni terlemiş, sesleri yeni kalınlaşmış gençler şak şak fotoğrafımızı çekiyor, çılgınca bizi sevmeye çalışıyorlardı. Gli birkaç gencin fotoğraf çekmesine müsaade ettikten sonra aralarından hızla uzaklaştı. Yaşlı kedi gibi görünmüyordu. Oldukça zinde, enerjik bir yapısı vardı. Onu yakalamak kolay olmamıştı. Kamera ışıklarından rahatsız olduğunu belirtip, patisini yalayıp gözlerini ovalamaya çalışıyordu. Birkaç dakika temizliğine ayırdı. İri gözleriyle bana bakarak:
“Eğer burada yaşayacaksan fotoğraf çekmesini bilmeyen insanlardan uzak duracaksın.”
Fotoğraf çekmeyi bilmeyen bir insan nasıl anlaşılır bilmiyordum. Düşüncelerimi okumuş olacak ki bana kapıyı gösterdi:
“Uzun ceketli, büyük sırt çantalı olan genci görüyor musun? Elindeki makineyi tutuşuna bak, kadrajını ustalıkla nasılda güzel ayarlıyor.”
Gli, bunu kanıtlamak için kameraya poz vermeye gitti. O usul usul yürürken etraftakiler onu fotoğraf karelerine almaya çalışıyorlardı. Hiç kimseye pas vermeden doğruca girişe gitti. Ön patilerini birleştirip, gözlerini irice açtı. O fotoğrafçı, önünde duran Gli’yi birkaç saniyede çekip, güzel pozlar yakalamıştı. Gli’den öğreneceğim çok şey vardı. Gli fotoğrafçı ile ilgilenirken gözüm kapıdaki gençlere ilişti. Beş kişilerdi. Birbirlerine bir şeyler anlatıyor, gülümsemeler havada dolaşıyordu. Oldukça neşeli görünen bir sohbete dalmışlardı. Soluğu onların yanında aldım. Gençlerin en sevdiğim özelliği de bitmek bilmeyen bir enerjiye, umuda sahip olmalarıydı. Onların bu hâli bulaşıcıydı. Birden kendi gençliğim gözümün önünden film şeridi gibi geçti. Bir ah çeksem İstanbul’u inletirdi. O karton üzerinde uyukladığım günleri kahırla anıyordum. Bir anda Gli belirdi yanımda. Geçmişimi unutturmak ister gibi davranıyordu. Ne zaman pişmanlıklar içine düşsem başka bir konuya geçiş yapıyordu:
“Kıvırcık saçları kulak bitimine kadar olan gencin muhteşem bir sesi var. Sesiyle inletir buraları, dinlerken mest olursun.”
Konuşması bitince gençlerin önündeki rahlenin altına girdi. Kuyruğunu toplayıp, gözlerini kapadı. Ben ise kıvırcık saçlının yanına kıvrılıverdim. Beni fark edince kucağına aldı, başımı dizine yasladı. Hiç istifimi bozmadan, bana karşı gösterilen bu şefkati tüm hücrelerimde hissediyordum. Kendini berrak okyanusa bıraktı. İnsanlığa verilen güzel mesajları güzel sesiyle öyle bir okudu ki herkes dinlemek için etrafımıza toplandı. Güzel anlarda zaman çok hızlı geçiyordu. Dakikaların nasıl geçtiğini anlayamamıştım. Gitmek için ayağa kalktığında onu bırakmak istemedim. Onu takip etmeye karar verdim Beni fark edince kollarının arasına aldı. Ayasofya Camii’den beraber çıktık. Büyük rafların olduğu, yüzlerce kitaba ev sahipliği yapan kitapçıdaydık. İlk defa kitapçıya geliyordum. Patilerimle kitaplara dokunuyor, bu hoş kokuyu içime çekiyordum. Dakikalar hoş vakitle düşman olacak ki çarçabuk geçiyordu.
Özenle sıra sıra dizilmiş bu hazineleri bırakmak bir hayli zor oldu. Fakat bu durumu ayrılık değil de yeni bir başlangıç olarak görüyordum. Kitapçılarla maceram yeni başlayacaktı. Kitapçıdan çıkarken beni yine kollarının arasında aldı. Uzun süre durmaksızın yürüdü. Gökyüzünün hâkimliğini akşam ışıkları ele geçirdiğinde küçük bir çadıra girdik. Büyük çorba kazanlarında sıcak çorbanın dumanı tütüyordu. Çadırın önünde kalabalık bir sıra vardı. Sonradan anladım ki evsizler ve zor durumda olanlar içindi bu kazanlar. Çorbasını alan gidiyor, yerine bir başkası geliyordu. Çadırın içinde koşuşturanlar arasında tanıdık bir ayakkabı gördüm. Mavi renkli, siyah bağcıklı bu ayakkabılar bana kitap okuyan gence ait olmalıydı. Emin olmak için yanına gidip sesini dinledim. Bu ses tonu ondan başkasına ait olamazdı. Bir daha onunla vakit geçiremem diye üzülürken, bu küçük çadırda hayatlarımızın kesişmesi beni bir hayli mutlu etmişti. Bu tatlı telaş yaşlı bedenimin içindeki ruhumu gençleştirmiş, heyecandan yerimde duramaz olmuştum. Ben gibi umutsuzluk içinde kıvranan insanlara umut dalı uzatmak büyük fedakârlıklar isterdi. Kendi hayatlarından feragat edip, bir başkası için çaba harcamaları beni hem mutlu etmiş hem de derinden üzmüştü. Nasıl olur da bu çabalara rağmen ömrümü bir hiç uğruna geçirmiştim. Bize verilen bu kıymetli zamanı boş yere harcamış olmak canımı çok acıtmıştı. Bundan sonra yaşamımı düzeltmek için uğraşacaktım. Fakat bu tüylerden nasıl kurtulacağımı bilmiyordum. Gli ile konuşmak için Ayasofya Camii’ne yöneldim.
Gli, insan olduğumu duyunca çok şaşırdı. Yerimde duramıyor, üzüntümden kahroluyordum. Gli beni sakinleştirdi.
“Bak Çizgili, eski bedenine sahip olmayı çok istiyorsun; fakat bu şuan mümkün değil. Sen ise çözüm üretmek yerine eskiden yaptığın gibi karalar bağlayıp kendini heba ediyorsun. Hazır olduğunda elbette insana dönüşeceksindir. Şimdi sakın pes etme, her daim içindeki umudu kaybetme! Asla boş kalma, hep güzel bir uğraşın olsun. Ve uykunun esiri olup, kendini zincirlere vurma.”
Gli çok haklıydı. İnsan ne yaparsa kendine yapardı. Şu an kendime kötülük ediyordum. Bunu bana fark ettirdiği için Gli’ye teşekkür ettim. Eski ruh hâlime dönmemek için her şeyi yapmaya hazırdım. Kendimi zamana bıraktım. Her şey düzelecekti elbette.
Aradan uzun zaman geçmişti. Vaktimi Gli ile birlikte, camideki gençlerin yanında geçiriyordum. Kıvırcık saçlı o gencin isminin Murat olduğunu öğrendim. Artık Murat isminde yakın bir arkadaşım daha vardı. Öğrendiklerime her geçen gün yeni bir şey katıyordum.
Günler böyle geçerken bir sabah uyandığımda kendimi farklı hissediyordum. Heyecanla kollarıma ayaklarıma baktım. Tüylerim, ince bıyıklarım, patilerim artık yoktu. Bedenime kavuşmuştum. Kollarımla kendime sımsıkı sarıldım. “İnsan kendine nasıl sarılır?” demeyin. Uzun süre bir hayvanın bedeninde olduktan sonra öyle bir sarılırsınınız ki. Sahip olduğum şeylerin kıymetini anlamıştım. Gli, uyandığımda yanımda değildi. Bu mutlu haberi ona vermek için can atıyordum. Caminin içerisinde onu ararken o gençleri gördüm. Murat aralarında yoktu. Onunla konuşup her şeyi anlatmak istiyordum. Yanlarına gidip seslendim:
“ Murat bugün gelecek mi ?”
Genç gülümseyerek cevap verdi:
“Murat ağabeyi geçen hafta hep birlikte yolcu ettik. Mekke ile Medine’nin kokusunu ciğerlerine dolduracakmış. Sen de bizimleydin hatırlamıyor musun? Ahmet ağabey bazen garip ve gizemli birine dönüşüyorsun.”
Dinlediklerim karşısında şaşırıp kalmıştım. İsmim Ahmet’miş. Kedi bedenimden yeni ayrılmıştım. O kadar şeyi ne zaman yaşamıştık? Zihnim sürekli kendi kendine sorular soruyordu. Sırtımı soğuk taş duvara yasladım. Gözlerimi kapatıp tüm bu yaşanılanları anlamaya çalışıyordum. Düşündükçe yeni şeyler hatırlıyor, bir kez daha hayretler içinde kalıyordum. Anladım ki; zihnim bir nevi oyun oynamıştı bana. Dönüşen bedenim değil ruhumdu! Yaşadığım her şeyi kedi bedenimle yaptığımı sanıyordum. Gli ile tanışmam, kitapçıya gitmemiz, çorba çadırında o mavi ayakkabılı genç ile karşılaşmam, camide o gençlerin yanında kalmam hepsi gerçekmiş. Ve hepsini insan olarak yaşamışım. Murat’ın beni kucağına alıp gittiği yere götürmesi aslında yüreğinde bana da yer açmış olmasıydı. Bu ruhsal dönüşümümü tamamlamış olmak bana yeni hayatın kapılarını açmış oldu. Yıkanmaktan bile aciz olan ben, şimdi yeni hayallere yelken açıyordum. O kaldırımlar üzerinde bıraktığım tüm umutsuzlukları süpürmek, kendini sokağa adamış insanları kurtarmak istiyordum. Fakat Gli ile olan dostluğumun gerçek olmaması beni üzmüştü. Ben üzüntümü yaşarken Gli geldi. Kucağıma uzandı. Bana bakıp ha bire mırıldanıyordu. O an anladım Gli ile olan dostluğumun gerçek olduğunu. Hatta bana ilk sarılan canlı bu tüylü dosttu. Kamera ışıklarını sevmediğini bildiğim için insanlar görmesin diye onu duvara doğru sakladım. Kucağımda kendini çok rahat hissettiği belliydi. Kendimi toparlamaya çalışıyordum. Sonra görevimin başına dönecektim. Beni bekleyen yüzlerce insan vardı. Hep birlikte el ele insanlara umudu aşılayacaktık. Kendimi bu sefer uğultuya değil yüreğime bıraktım: Umuda!
Yorumlar