Öyle Bir Rüya ki Bu!...
- Kemal Ağca
- 12 May 2018 - 15:02
- 4 dk okuma süresi
- -
- 0
Hiç, bir rüyadayken rüyada olduğunuzu fark ettiğiniz oldu mu? Genelde fark edemeyiz ama fark edince de çok tuhaf bir duygu içine gireriz.Hem fark etsek ne olur ki? Rüyaların senaryoları bellidir. Yönetmeni, ana karakterleri, yan karakterleri, hatta doruk noktası ve finalleri de bellidir. Size sadece rolünüzü oynamak veya perdelenen oyunu izlemek kalır. Hoşlanmayacağınız, içinde kendinizi bulmayacağınız bir filme nasıl gitmezseniz; rüyalarda da zihnimizle, tecrübelerimizle bizden ve yaşantımızdan parçalar olmaması düşünülemez. Bir nevi perde gerisinde kalmış olan “bizi” izleriz. Her ne kadar hoşlanmayacağımız sahneler izlesek de bir filmin parçalarındaki gibi, rüyalarımızda da aynı şey olur. İşte öyle bir rüyaydı. Hayal olsaydı da bunu hayal ederdim. Gerçekte de yine bunu yaşamak isterdim.
Kocaman bir saray gibi, konak gibi bir binadayım. Beyaz boyalı, ucu bucağı belli olmayan çimenli ve ağaçlı bir bahçe içerisinde. Neden bilmiyorum ama oymalı trabzanlı ahşap merdivenlerden katları dolaşırken tedirginim. Zemin kata indiğimde lobi gibi bir alanda yüzlerde genç kadın, kucaklarında bebekleri var. Etraf ise 5-10 yaşlarında çocuklarla dolu. Bilmem nedendir, içimde o genç kadınların hepsinin bütün ülkedeki insanların kızkardeşleri olduğunu hissediyorum. Hepsi de benim kızkardeşimin suretindeler. Bir şeyler yapmalıyım ama ne? Neye karşıyım?
Dışarıdan gün ışığı sızmasına rağmen bahçeye kendimi attığımda gece vakti. Karanlık bütün her yeri kuşatmış. Ne binanın ışıkları ne de çevreden herhangi bir ışık yok. Onlara yiyecek almalıyım, ihtiyaçlarını karşılamalıyım. Bebek maması, çocuk bezi, ekmek arası döner, köfte, pilav, ne bulursam...
Devasa bahçenin çimenleri üzerinde yürüyerek neredeyse üç adam boyu olan işlemeli demir parmaklıklı, iki kanatlı kapıya doğru yürüyorum. O anda telsiz sesleri duyuyorum. Sesler tekinsiz, duygularım karışık, tehlike hissediyorum. Nerenin askeri olduğunu anlamadığım siyah üniformalı ve tam techizatlı askerleri görüyorum. Kapıya doğru geliyorlar. Kapının kilidini kontrol edip geri dönüyorum. Etrafımız sarılmış ve buradan çıkmam imkansız. Hem bana emanet yüzlerce kadın ve çocuk varken nereye çıkacağım? Dehşet içindeyim. Korku, endişe, heyecan ve aynı zamanda cesaret ve süratle dolu bir şırınga zerkediliyor damarlarıma...
Binaya doğru koşuyorum. Herkesi uyarmalıyım. İşte rüyada olduğumu o an farkediyorum. Aynı zamanda zaten uyarıya ihtiyaç yok. Herkes benden bir parça orada. Ben ne gördüysem, ne hissediyorsam hepsi de onları görüp hissediyor. Binanın arkasında, yine o uçsuz bucaksız bahçenin içinde başka yerler olduğunu görüyorum. Bir koca semt var ve oradakilerin hepsi kendi hallerinde. Onlara bağırıyorum, “Tehlikedeyiz!” demek istiyorum ama sesim çıkmıyor. Kimsenin beni umursadığı yok, onlar benim gibi hissedemiyorlar. “Anneler ve çocuklar, onlar bizim kızlarımız, çocuklarımız!” diyorum. Ama ben söyleyip ben dinliyorum. Elbet duyacaklar diyorum. Elbet görecekler...
Bir sokaktayım şimdi. Nasıl olduğu umrumda değil ama gündüz vakti. Bir ikindi sonrası, gün ışığı gölgeli. Sokaklardan lağım suları akıyor ve kimsenin umursadığı yok. Birkaç kişi önümü kesiyor ve beni tehdit etmeye başlıyorlar. Bir ses duyuyorum kendi içimde. “Dik dur!” diyor içimdeki ses. Her hecesi kalbimin bir atışında yayılıyor, yankılanıyor içimde. O anda öyle bir büyüyorum ki dev gibiyim. Bütün yerleşkeyi hatta bütün ülkeyi kuş bakışı izliyorum. Ayaklarım yerde, başım göklerde ve güçlü bir ağlama isteği duyuyorum. Oldu diyorum, oldu!
Beş-on kadar çocuk görüyorum, ilkokul çağındalar hepsi. Çantaları sırtlarında ve bir yere oturmuşlar da sanki okul saatinin gelmesini bekliyorlar gibi. Bir şeyler konuşuyorlar. Yoo! Hayır, bu konuşma değil! Bir şarkı söylüyorlar. Hani suyun dibine dalarsınız da yavaşça yüzeye doğru çkarsınız ya. O bulanıklık, o basınç yavaştan azalmaya başlar ve başınız suyun içinden havaya ulaşır ya... Ses gittikçe artıyor ve netleşiyor. Sanırım okul müsameresi yapacaklar, orada söyleyecekler, oyüzden prova yapıyorlar diyorum kendime. Hayır, bu bir prova da değil. Bu bir... Bu bambaşka bir şey...
“Türkiyem! Yarim benim
Türkiyem! Canım benim
Türkiyem! Kanım benim
Sevdalımsın Türkiyem!”
Ses giderek daha netleşiyor, daha yükseliyor. Kalbi yerinden oynatacak, kulakları patlatacak hale geliyor. Ama o da ne? Bu kadar ses bu çocuklardan nasıl çıkıyor? Ayaklarım yerde ve başım mavi rengin en uç noktasındayken anlıyorum neden bu kadar gür bu ses... Sadece bizim çocuklar değildi bunu söyleyenler. Dünyanın bütün çocuklarının seslerini duyuyordum. Dünyanın bütün dillerinde bu mısraları ezgisi ile birlikte haykırıyordu bütün çocuklar...
Islanan yanaklarımı farkediyorum şimdi. Gözlerimin buğuları, o eşsiz manzarayı görmeme engel değil. Duymama engel değil o haykırışı, deli gibi çarpan kalbimin sesi. Ayaklarım kesiliyor yerden, ve giderek uzaklaşıyorum. O koca binadaki bütük kız kardeşleri ve kucaklarındaki bebekleri, etraflarındaki çocukları artık kaygısız bir şekilde anımsıyorum. Artık gözüm arkada değil. Ve onları emanet edebileceğim bir dünya çocuk var. İçlerinde koca çınarları saklayan tohumcuklar...
Her ne kadar içinde izlemekten hoşlanmadığım korku, tedirginlik, endişe sahneleri olsa da beni sarsıla sarsıla ağlatarak uyandıran bu rüyayı yaşamayı istiyordum. Benim rüyam, bir çoğumuzun hayali ve birkaç güzel adamın hedefi idi bu. “Hedefe varmayan mızrak utansın!” diyor ya üstad. Biz o hedefe varacağız ve utanacak bütün zalimler.
Etiketler
Yazar Hakkında
Kemal Ağca
Mezar taşıma, "hep yazdı ama yazar olamadı..." yazın
Yorumlar