Fikir Düşünce Güncel

O Şey

  • 5 dk okuma süresi
  • -
  • 0
O Şey

Selamün Aleyküm

Yine pencere kenarındayım, ben pencere önlerini oldum olası severim, o yüzden zaten hep yatak mı yoksa masa mı önüne konulmalı bilemeyip dönüşüp dururum. Neyse.

İşte, yine penceremin önündeyim, açık tarafından sokağı seyrediyorum. Şehrin içinde hâlâ komple beton değil manzaram. Şükür.

Ağaçların yapraklarını izliyorum; rengârenk, ton ton ışıldıyorlar, güneş ışıkları ile oynaşıyorlar… şeklinde ifadeye devam edebileceğim bir manzara var. Şükür.

Hafif serin ama yine de insanın içini ferahlatan bir rüzgar esiyor. Bugün de hava fena değil diyorum. Şükür.

Çocuklar çoktan sokak mesailerine başlamış, kim bilir kaçıncı kavgalarına beş dakika var ve kim bilir kaçıncı barışmalarının üzerinden beş dakika geçmiş. Fark eder mi? Etmez. Biliyorum. Aynı mahallenin çocukları onlar, apartman kardeşlikleri var, illâ ki barışacaklar.

Herkes sorulmadıkça iyi yani. Şükür.

Dönüyorum.

Masamı koymalıydım pencere önüne,  söylene söylene oturuyorum. Çalışmam lâzım. Müzmin öğrenci, iflâh olmaz KPSS-kolik olarak çok çalışmam lazım.

Devletler kurup devletler yıkacağım bugün yine, mevzum tarih. Bir sayfada olacak bitecek hepsi. İki tarih belirten rakam yığını arasına bir çizgi, hooop kan yok, göz yaşı yok, tertemiz… Sanırım sürekli aynı şeylerin etrafında dönmekten bir nevi alerji oluştu bünyemde. Alt tarafı tarih çalışıyorsun, bunu yaparken de bu kadar romantik olunmaz ki, coğrafyaya mı geçsem derken bilgisayarımda bir haber gözüme ilişiyor…

“Katliam, kıyım” diyor. Sonra ölüm ve yetim rakamları, sonra bu çağda bunca modernlikten boğuluyorken biz, yerde su hortumu ile öldürücü kimyasaldan arındırılmaya çalışılan çocuk bedenlerinin kıvranışı. İşte rakamlar vs… Sonra bir video bir kamyonet kasasında sıra sıra dizilmiş ve uyuyor gibi duran ancak hepsi çoktan ölmüş olan dizi dizi çocuklar… Sonra demeçler, rakamlar, diplomatlar, tepkiler, tepkisizlikler, ters istikamette tepkiler…

Çocukların yüzlerine bakıyorum. Sıra sıra dizilmişler oyun için değil, uyku için değil, şakacıktan değil… Çocuklar;  aynı anda, ard arda düşüp ölmüşler. Belki bir yanma hissiydi belki soluksuz kalmanın ızdırabı; gözünün içine baktılar en yakınlarının ne olduğunu anlamak için belki, belki annesi korkma çocuğum desin diye beklediler, belki babası gelsin kucağına alsın ve onu doktora götürsün de bir serum ile hayat normale dönsün istediler. Evlatlarına bakakaldı anne babalar ya da belki zaten çoktan onlardan evvel göçüp gitmişlerdi…

Gayri ihtiyari bir yutkunuyor insan. Başka bir gezende mi oluyor bütün bunlar diye geçiriyor içinden. Bana bunca yakın olabilir mi böylesi büyük acılar.

Manzarama dönüyorum. Evler yerli yerinde, yollar muntazam … Herkes geçim sıkıntısında, hayat insanı sürekli yokuşa sürüyor. Ama açlık ve susuzluktan ölmek ihtimalinin dahi endişesine yer yok aramızda.  Şükür.

Sanırım çocuklar kavga etmiş, birazdan barışırlar, birer dondurma alır herhangi bir bahçe duvarının üzerine yan yana dizilip ayaklarını sallaya sallaya yerler, dünyalara sahip olmak budur ve bunu o an bir onlar bilir. Tek dertleri ise önce kimin dondurmasının biteceğidir. Şükür.

Ben az önce yaptım kahvaltımı. Her şey yerli yerinde ve zihnim kendime ya da yakın çevreme ait şeylerle dolu…

Sonra haberlere baktım tekrar. Çocuklar kaskatı kalmış ve birbirinin üstüne konmuş haldeler. Çağdaşlıktan başımız göklere değiyor ama balta girmemiş ormanlarda eşine az rastlanır vahşilikler söz konusu iken birden tüm teknik gelişmişliği alıp orta çağ karanlıklarına dönüyor işte yine manzara.

Sonra bir düşünce, sonra bir kötü his… Suçluluk mu?

Suçlu değilim. Bütün bunları yapabilmek, yaşayabilmek, güven endişesi gütmeden nefes alabiliyor olmak suç mu? Değil. Elbette değil. Dünyanın sükunete sahip bir ülkesinde (duruma kıyasla tabii) doğmuş ve yaşıyor olmanın getirilerine sahip isem suçlu muyum? Hayır. Elbette değilim. Günlük sıradanlıklarımız bunlar bizim. Şükür.

Ama bir şey var, benim tablomla bilgisayarımda sayfa akışına çoktan kurban olan haber, fotoğraf ve videolar arasında eksik olan, uymayan, görülmeyen, atlanılan bir şey var.

Ve o bir şey bana kendimi suçlu hissettiriyor. Herkes hissetsin bunu diye de yazıyorum.

Bir şey var, bir saçmalık var, çözemiyorum. Suçlu değiliz hayatımızı yaşayabildiğimiz için. Ciddiyim. İnsanız, böyleyiz, nefes alıyorsak güleriz, yaşarız, acıkırız, yeriz, keyif alırız ân’ımızdan. Eyvallah. Ama ‘o şey’  işte batıyor kırık bir kemik gibi…

En sevdiğim tatlıdan bir tabak varken elimde mesela bir görselde ekmek bulabilmeyi lüks sayan bir çocuk görüyorum ve bu çocuk, gözleri ekrana sıfır, diyor ki (ciddi ciddi, misal değil) “Açım, ot buluyor annem ve en çok ekmek yemeyi özledim, en son ne zaman yediğimi hatırlamıyorum, çok oldu.”

Şimdi, evet, ben elimde o tabağı bulundurabildiğim için suçlu değilim ama işte ‘o şey’  bana o tatlıyı ateşli silah gibi göstermeye yetiyor, sanki bana bakıyor çocuk direkt, sanki yalnız bana anlatıyor, sanki izlediğimi biliyor, bildiğimi biliyor, gördüğümü biliyor ve ben…

Suçlu değiliz imkan sahibi olduğumuz için ama nasıl oluyor da havayı, karayı, denizi, denizaltını, hatta atmosferi ulaşım ihtiyacımız için ele geçirebilmişken ve de hiç görmediğimiz insanlarla, coğrafyalarla iletişimin en az yorucu yöntemini de keşfetmişken benimle aynı yüzyılda yaşayan bir çocuğun en büyük hayali ile benimkiler arasında fersah fersah uçurumlar olabiliyor.  Yalnız, burada fırsat eşitsizliği, gelir dağılımı adaletsizliği gibi bir uçurum değil yakındığım, kimse o aklından geçen en popüler veciz kelâma davranıp da “… ama bizim ülkemizde de, ay biz önce …” gibi seçmeler yapmasın savunma mekanizmasını yemlemek için. Burada hayatında füzesiz, bombasız, kurşun deliksiz, kansız ve mümkünse biraz ekmekli, yemekli hayaller kuran insanlardan bahsediyorum.

Nasıl oluyor da aynı toprakların biraz berisinde çocuklar; son çıkan animasyonları, oyunları, oyuncakalrı vs takip ederken biraz ötesinde hangi günler daha yoğun saldırı olduğunu ya da hangi köşelerin, mahallelerin daha güvenli ya da daha tehlikeli olduğunu falan ezberliyor. Nasıl oluyor da bunca gelişmişlik ile mesafeler kısacık kalmışken burnumuzun dibinde küçücük çocuklar sahipsiz kuş gibi düzine düzine avlanıyor. Nasıl aynı toprakların berisinde yaşayan çocuklar iki sokak öteye annelerinin ellerinden tutmadan gitmiyorken az ötesinde intikam yeminleri ile yürüyor. Elleri minicik yumruklar olarak havada ve zihni bir yetişkininki kadar dolu. Bedeninden büyük öfkesi ile dişlerini sıkan, avaz avaz çocuk gibi değil de herkes içinde ağlamak istemeyen bir yetişkin gibi azar azar ağlıyor. Bu müthiş fark bunca gelişmişlik içinde nasıl varlığını koruyor.

Sorular uzuyor….

Suçlu muyum?

Suçlu değilsem bile sorumluyum… Evet, aklıma son gelen bu.

‘O şey’ belki de budur. Sorumluyum, vebal altındayım ve tuhaf, görünmez bir acizlik içindeyim. Sanki yürümek istiyor da harekete geçemiyorum. Sanki yolu biliyor da vasıta bulamıyorum. Sanki, sanki, sanki…

Ve tıkırtılar geliyor mutfaktan, yüksek ihtimal akşam çayı demlendi. Ufaktan da bir midem kazınıyor sanki. Zaten dün yine diyetimi bozdum… Hayatım rutinine sadık ilerliyor, yani bunları hissederken de açlık grevinde değilim. Ama işte ‘o şey’ bana diyor ki;  hayatının sağında ve solunda sana uzanan eller var Esra, haberin olsun. Tutunmaya umut arıyorlar.

Hayatımızın civarı bize uzanan eller ile dolu tutunmaya umut arıyorlar. Bir tebessüm, bir sıcak bakış, bir sıcak temas bazen sadece… Sonra daha büyük sorumluluklar tabi… Haberimiz olsun.

Etiketler
İdlib Suriye Gündem İç Savaş Kimyasal Saldırı Savaş Yetimleri Toplu Çocuk Ölümleri

Yazar Hakkında

Esra Çakan

Laf söyleyen balkabağı

Yorumlar

  • 0 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap