Söyleşi

Mustafa Demirci İle Söyleşi

  • 22 dk okuma süresi
  • -
  • 0
Mustafa Demirci İle Söyleşi

Seyfullah Yılmazsoy: Hocam öncelikle bizleri kırmayıp, değer verip görüşme talebimizi kabul ettiğiniz için Allah razı olsun.

Mustafa Demirci: Estağfirullah.

Seyfullah Yılmazsoy: Bizler öncelikle sizleri seven, sizlerden haber bekleyen kimseler olarak merak ediyoruz. Yani Mustafa Demirci kimdir, ne işle meşgul olur, evli midir, bundan önce neler yapıyordu, şuan neler yapar? Bizleri bu noktada biraz aydınlatırsanız seviniriz inşaallah.

 

 

Mustafa Demirci: Evet. Ben Kayseri, Yahyalı doğumluyum. 1970 yılında doğdum. İlkokulu, ortaokulu ve sonrasında da Yahyalı İmam-hatip Lisesini orada tamamladım. Tabi çocukluğumda da çok hareketli birisiydim. İlkokuldan itibaren müziğe karşı ilgim vardı. Ayrıca muhafazakar bir aile ortamında büyüdüm. Babam hafız. Kendisi diğer İslami ilimleri bilmemekle birlikte, bizim yetişmemiz için elinden gelen hem maddi hem manevi gayreti gösteren tipik Anadolu insanı. İşte, kendisi hakikaten imam hatip lisesinde özellikle, bizim okumamız için çok çaba sarf etmiştir. Dört erkek kardeş, hepimiz Yahyalı İmam Hatip Lisesi mezunuyuz. Benim için imam hatipli olmak çok önemli bir şeydi. Çünkü, manevi ihtiyaçları, insanların dini açıdan yoksulluklarını gidermek için imam hatip liselerine çok önem veriliyordu. Babam da özellikle bizi orada okuttu. İlkokuldan itibaren müzikal anlamda kendimi yetiştirmeye çalıştım. Ama tabi Yahyalı çok taşra bir yer. Kayseri'nin yüz km uzağında ve gerçekten bir çok açıdan mahrumiyet bölgesiydi o yılları düşünürsek. Buna rağmen iyi bir çevremiz vardı. İmam hatip lisesinde aktif olarak bütün etkinliklere katıldım. Edebiyata, müziğe, okumaya çok ilgim vardı. Tabi bunda aile ortamının da önemli olduğunu düşünüyorum. Zira bütün abilerim okumayı severlerdi. O şartlarda İstanbul'dan kitaplar getirirlerdi. Hatta orta kısımdayken ben imam hatipte, Peyami Safa'nın birçok kitabını okumuştum. Dolayısıyla bu süreç, benim kimliğimin oluşmasında önemli bir süreçti. Zira babam çok severdi ilahi okumayı. Bize ilahiler söylerdi. Bize de söyletti. Ben bir çok ilahiyi babamdan öğrendim mesela. Yani o yıllarda öyle orta halli bir aile olarak devam ettik. Özal dönemi, biraz daha işte açılım açısından 80'li yıllar itibariyle, bizim de belki bu anlamda açılmamıza sebep oldu. Üniversiteyi 88 yılında kazandım. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini. O yıllardan itibaren de İstanbul'da yaşamaya başladım. İlk büyükşehir deneyimim de aslında İstanbul sayılır. Yani o yaşlardan itibaren üniversite yıllarında buraya gelmiş oldum. Bu arada Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi benim hayatımda özellikle çok önemli bir yere sahiptir. Burada çok güzel arkadaşlıklar, dostluklar, güzel insanlarla ve ortamlarla tanıştık. Burada da yine tasavvuf müziği koromuz vardı Marmara Ünversitesi'nin, ayrıca Nuri Özcan hocamızın bir koro çalışması vardı. Gönüllü olarak her hafta ona katılıp, dönem sonu da konserler veriyorduk. Böylece bu ortamın da bana çok ciddi katkısı olmuştur müzikal anlamda. Sonra ben üniversite birinci sınıftayken albüm yapmaya başladım. Çok genç yaşta albüm çalışmalarına başlamış olduk 90'lı yıllardan başlayarak. Üniversite sonrası daha da yoğunlaştı bu çalışmalar. Her yıl bir albüm çalışması yapıyorduk. Maarifet iltifata tabidir derler. O dönemde ihtiyaç da vardı biraz, böyle de bakmak lazım biraz. Yoksa üretme şevki, ideallerimiz, insanlara bir şey verebilmek, bunların hepi bizi kamçılayan teşvik eden şeylerdi. Sonrasında radyoların açılması özellikle bizim bu çalışmalarımızın daha da yaygınlaşmasına, bilinmesine sebep oldu. Konserler vs. işte Türkiye'deki hem siyasal konjonkturun, sonra sosyolojik olarak da insanların dini konularda kendilerine bir takım arayışlar içerisinde olması, bunun sanat boyutu üzerinde bizim de bir gelişimimiz sağlamış oldu. Yani aslında her şey birbiriyle eş zamanlı olarak devam ediyor. Ben hep akademik çalışma yapmak istemişimdir. Aslında sanatçı olmak gibi bir derdim, bir kaygım hiçbir zaman olmadı. Evet; söylemeyi seviyordum, yeteneklerimi kullanmayı seviyordum ama hani sanatçı olacağım falan diye bir derdim yoktu. İstanbul'a gelenler hep öyle gelirler de. Ama kader işte; biz böyle bir yola girdikten sonra çıkamadık, kendimizi oradan bir türlü alamadık Hep bu yönde gelişti her şey. Ama ayzı zamanda da üniversitede de 1993 yılında mastırımı tamamladım tasavvuf tarihinde. Sonra 1998'de de başlamıştım doktoraya. Aksaklıklar falan oldu. Nihayet 2014 yılında doktoramı da tamamladım. Sonra üniversiteye intisap etmiş oldum. 1995 yılında evlendim. Üç tane oğlum var. Hep İstanbul'da yaşadık o yıllardan itibaren, üniversiteden itibaren. Şuan bulunduğumuz Beyza Müzik de bizim 1998 yılında kurduğumuz bir şirketti. Bu şirket vasıtasıyla birçok albüm çalışması yaptık. Hem kendi şahsımıza yönelik, kendi albümlerimizi, Mehmet Emin Ay hocamla birlikte burada yaptık. Ayrıca birçok sanatçı dostumuzun da o zaman imkanımız olduğu dönemde albümlerini yapmayı Allah nasip etti. Böylece ben hem şahsım olarak hem de diğer sanatçı dostlarımızın çalışmaları anlamında Türkiye'deki dini musiki alanında oluşan gelişmelere, çalışmalara fiilen içinde olarak katkı sağlamaya çalıştım. 100'ün üzerinde muhtemelen prodüksiyon yapmışızdır, albüm çalışması yapmışızdır hem şahsımız hem de piyasadaki diğer dostlarımız için. Nihayet 2008 yılındaki Türkiye'deki bu dijital gelişmelerle birlikte meslek birliklerinin öne çıkması sonucu Müzik 1*, Bağlantılı Hak Sahipleri Formduram Yapımcıları Meslek Birliği'ni kurduk. Sekiz yıl da onun başkanlığını yaptım. Şuanda da başkan yardımcısı olarak devam ediyorum yine aynı yerde. Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İslami Bilimler Fakültesinde de öğretim üyesi olarak akademik çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Bu arada tabi yaptığım başka işlerden bahsetmedim (gülüyor) Marmara FM'de on yıl çalıştım. Radyoculuk deneyimimiz oldu. Televizyon programları yaptık vs.

 

**********

 

Seyfullah Yılmazsoy: Hocam Rabbim gayretlerinizi ziyadeleştirsin inşaallah. Bu anlattıklarınızdan hocam, aktif müzik hayatınızın üniversite yıllarına dayandığını anlamış olduk. Peki hocam, öncesinde işte falan kişi olmasaydı ben bu alanda ilerleyemezdim ya da filan kişi beni dini musikiye yönlendirdi diyebileceğiniz, babanız haricinde bir hoca, bir rehber veya bir önder olan, size yol gösteren birisi var mıdır?

 

 

Mustafa Demirci: Yok, doğrusu ben kendi kendime bir şeyler yapıp, üretip bu günlere geldim. Ama şu var tabi; sevdiğim, dinlemekten hazzettiğim bu tür çalışmaları yapmayı zevkli hale getiren insanlar var hayatımda. Mesela, Mehmet Emin Ay hocam bunlardan bir tanesidir. İlk albümü yaptığında “Tala'al Bedru” isminde bir albüm yapmıştı. O albüm çok hoşumuza gitmişti, çok beğenmiştik ve onunla birlikte daha sonraki yaptığımız çalışmalar olsun, benim müzikal hayatımda Mehmet Emin Ay hocamın çok büyük bir, çok değerli bir yeri var şüphesiz. Ama mesela öğretmenimiz benim yeteneğimi keşfedip, seni konservatuvara göndereyim, keman alayım sana falan diye bana yardımcı olmak istedi. Ama Yahyalı'da o dönemler bir saz, bir enstrüman dinen hoş görülmeyen ve asla kabul edilmeyen bir şeydi. Ve yani dini musiki de olsa aynı şekilde, o bakımdan ben ona zaten kapalıydım. Yani öğretmenim hakikaten çok ısrar etti, ama ben dedim işte, ben şarkıcı olmayacağım falan diye tepki gösterdim. Hatta şey demiştim, Abilerim imam hatipte hutbe okurken, vaaz ederken, ezan okurken ben gidip şarkıcı mı olacağım falan diye, ilkokulda böyle bir tepki vermiştim. O olmadı, zaten aile yönünden de olması mümkün değildi ama mesela doğal bir şekilde, bizim imam hatip lisesinde, bizim okulun, -her okulun var mıdır bilmiyorum- mesleki tatbikat kolu falan vardı. Oralarda her kandilde, ramazan aylarında hocalarımızla gider ilahi söylerdik, Kur'an okurduk.

Seyfullah Yılmazsoy: Bu ilkokul yıllarında değil mi?

Mustafa Demirci: Orta kısım. İmam hatip orta kısımda. İlkokulun son sınıfında İmam hatip lisesinin bir kandil programına katılmıştım. Kur'an okumuştum. Beni çok seviyorlardı o zamanlar, abilerimin hocalarıydı. Orta kısımda da şöyle söyliyim, bazı öğretmenlerimiz benden kayıt istediler. Yani kasete kaydedip ilahiler okumamı istediler. Hakikaten o ilahi kasetlerinden birini daha sonradan müdürümüz bana gönderdi. Yani şuanda benim o dönemlerde okuduğum çocuk sesim elimde kayıtlı. (gülüyor). Allah'tan kaydetmişiz. Onun için özel olarak vermişiz yani.

Hülya Belkıs Ertek: Bu çok güzel.

Seyfullah Yılmazsoy: Bunu dinlemek isteriz.

Mustafa Demirci: Şuan burada değil ama inşaallah ileride olur. O dönemde Kuran-ı Kerim yarışmalarına, güzel okuma yarışmalarına katıldım. Yani o konuda da birinciliklerim oldu. Sonra Kayseri bölgesinde de işte dördüncü mü, beşinci mi ne oldum tam hatırlamıyorum. Kur'an üzerine devam etmedik ama ilahi boyutu üniversite bittikten sonra tekrar başlamış oldu. Yani sorunuza cevap olarak şunu demek istiyorum; doğal bir teşvik vardı. İşte o zamanlar ben bir kaseti baştan sona doldurmuştum. Kur'an okumuşum, ilahiler okumuşum arada aşır okumuşum falan. Dolayısıyla ilk albümümü o zaman yapmış oldum. (gülmeler) Ama sonrasında üniversiteye gelmeden önce ergenlik döneminde sesin değişimi ile birlikte biraz uzak kalmıştım. Burada tekrar kendimi keşfetme imkanım oldu. Her şey ilahi bir takdirle oluyor. Yani ben gerçekten kendimi bu tür işlerin içerisinde buldum.

Hülya Belkıs Ertek: Buna kader diyebilir miyiz?

Mustafa Demirci: Kesinlikle. Mesela bizim de merakımız, isteğimiz, irademiz bunda etkili oldu ama gerçekten ben her ne kadar uzak durmaya çalışsam da bir şekilde Allah bizi bu işlerin içerisinde tuttu. Bilmiyorum, inşaallah hayır olur.

 

**********

 

Seyfullah Yılmazsoy: Hocam, şu anki soruyu bir meslektaşınız olarak soracağım inşaallah. Sizlerin ilahileriniz, ezgilerinizde ve hatta sonraki dönemde yazdığınız kitaplarınızda gerçekten insanların fikir binalarına tuğla eklediğinize bizler şahit olduk. Bizzat kendi şahsımda “Sultanım” parçanızla gerçekten benim fikir binamı sizler inşa etmiş oldunuz. Peki bunun arka planındaki muhtevasına baktığınızda o ilim, o edep, o ahlak, o tasavvufi edep; daha önceki okumalar yahut ailenizden gördüklerinize mi dayanıyor, yoksa ilahiyat dönemindeki okumalarınıza mı dayanıyor?

Hülya Belkıs Ertek: Farklı olarak zikir meclislerinde bulundunuz mu? Çünkü manevi bir havası var.

 

 

Mustafa Demirci: Bulundum evet. Ben, şöyle söyliyim gerçekten edebiyata düşkünlüğüm vardı benim. O zamanlar Necip Fazıl'ın şiir kasetleri vardı. Elimize geçmişti nasılsa, onu dinlerdim mesela. Yunus Emre'yi çok severdim, onun sözlerini. Kendim şiir yazmaya çalışırdım. Biz okulda mesela Yahyalı imam-hatipte gazete çıkarıyorduk. İstanbul'da çıkan birtakım dergilere de şiirlerimi göndermeye çalışıyordum. Mesela merhum Cahit Zarioğlu'nun Mavera dergisi vardı yedi güzel adamın çıkardığı. Mavera dergisine abone olmuştum ve Cahit Zarifoğlu'na şiirlerimi göndermiştim. O da lütfedip küçük değerlendirmelerde bulunmuştu ve bu beni çok mutlu etmişti mesela. Yani orada Mavera dergisini okuyordum düşünün. Onu takip ediyordum. Sonra yine Türkiye Gazetesinin Can Kardeş diye bir dergisi vardı. Yıllarca onu okudum. Çünkü, bu size şimdi komik gelebilir ama o yıllar için okunacak dini içerikli bir şey bulmak kolay değildi. İstanbul'dan sipariş edip anca elde edebiliyorsunuz. Yani hazır bulmuşluk yoktu. Mesela Kısas-ı Enbiya'yı o zaman çıkarmışlardı 27 kitap halinde set olarak. Hepsini okumuştuk baştan sona ailecek. İşte; Boşluk, Yanık Buğdaylar vs. romanların hepsini bir kişi okuyup sonra diğeri okuyordu, evde hepimiz okumuştuk. Abilerimin okuma merakıyla birlikte benim de aynı şekilde. O romanları mesela bugün, belki yine basit gelir insanlar ama bizim duygu dünyamızı, hislerimizi inşa eden kitaplardı onlar. Yani roman deyip geçmemek lazım. Bizim hakikaten duygu dünyamızı o romanlar inşa etti. Bugün siz nasıl diyorsanız, ben sizin şu eserinizi dinleyerek kendime bir kimlik oluştururken bir tuğla görevi görmüştür diye. Bizim de ruh dünyamızı, manevi dünyamızı, zihin dünyamızı, belki hayal dünyamızı inşa eden o kitaplardı. Dediğim gibi o zamanlar ben ağır kitaplardı ama Peyami Safa'nın kitaplarının birçoğunu o zamanlar okumuştum. Ulaşabildiğimiz, elimize geçen işte öğretmen amcamız vardı onun verdiği kitaplardan falan. Okumak tabi ki bir yere kadar. Tasavvufi anlamda da bir nakşi geleneğinin içerisinde bulundum. Bu da benim gönül dünyamı zenginleştiren, Yunus Emre'ye olan sevgimle başlayıp benim manevi dünyama katkı sağlayan önemli bir süreçti. Tasavvuf tarihine ilgim de oradan geliyordu zaten. Master ve doktora yapmış olmam vs. Bunun yanısıra heyecanlarımızı, hayallerimizi, kimi zaman ideolojilerimizi besleyen kaynaklar, bu bir kişi bazında olmayabilir, o dönemdeki siyasal gelişmelere etkenler, bunların hepsi birbirini tamamlayan bir duvarın mütemmim cüzü olarak değerlendirilebilir. Vasat dediğim ortam insana çok büyük şeyler katıyor. İstanbul'daki ortam da öyleydi. Marmara İlahiyatta mesela çok yoğun bir çalışma vardı. İnsanlar sürekli vakıflarda, sohbetler oluyor, paneller oluyor, kitap okunuyor, eğitim veriliyor. Bu şekilde öğrencileri yetiştirmek için herkes el birliği ile gayret sarf ediyordu. Bir amaç bir ideal vardı. Bi de bu amaçtan istifade ettik, nasibimizi aldık. Yani her türlü bu süreçlerin içerisinde bulunduk Allah'a hamdolsun. Bu da yaptığımız müziğin yapısına, dokusuna, karakterine, bestelerimize bile yansımıştır mutlaka. Ben o zaman da salt olarak bir musiki çalışması olarak bakmıyordum çalışmalarımıza. Yani mesela radikal eğilimlerimizin olduğu dönemlerden tasavvufi içerikli eserlere kadar ilk çalışmalarımıza bakarsanız işte Yitik Sevda, “Yitik sevdamızı getirin aartık”, ondan sonra “İkliminde bu sevdanın çiçek çiçek açacaksın” Mehmet Emin Ay hocamla beraber “Kun Müslimen” albümü mesela tamamen, Sonrasında bu tasavvufi neşvenin etkisiyle daha farklı bir boyutla devam etti. Kendimi öyle daha bir tanımlamış olduk diyebiliriz. Zira Türkiye'deki ve dünyadaki gelişmeler de bunu etkileyen şeyler. Mesela Afganistan cihadı hatta İran devrimi o zamanlar, Türkiye'deki Müslümanları etkiliyordu. Onların müzikal anlayışını derinden etkileyen şeylerdi. Ben imam-hatip lisesinde mesela Ömer Karaoğlu'nu dinliyordum. Ömer Karaoğlu mesela “Döneceğiz Mekke” ezgilerin söylüyordu. Sonra işte “Şehit Tahtında” vs. ezgiler. Eşref Ziya Terzi mesela beraber okumuştuk Marmara İlahiyat'ta, arkadaşımız. Onunla hep çalışmalarımızı, heyecanımızı paylaşıyorduk. Yani hepimiz aslında aynı mahallenin çocukları olarak birbirimizle aynı duygularla, aynı hislerle çalışmaya devam ettik. Tabi zaman içerisinde gelişmeler, şartlar da bizim zaman içerisinde bir takım değişimlere uğramamızı sağladı bu bir gerçek.

 

**********

 

Seyfullah Yılmazsoy: Hocam size hitap ettiğimizde konu ekseriyetle tasavvuf musikisi olduğundan, bu soruyu da size musiki üzerinden soralım inşaallah. Sizlerin tasavvufi musikisine baktığımızda bu dinleyenlerin bam teline basıyor gerçekten. Gönül telini titrettiğinden dolayı gayr-i ihtiyari insanlarda bir göz yaşarması, bir vecde gelme, bir aşka gelme durumu vuku buluyor. Sizler buna vesile olduğunu gördüğünüzde neler hissediyorsunuz? Yani, Muhammed Kutub'a kaç kitabın var denildiğinde 36 tane evladım var demesi gibi sizler de o şekilde bir hissiyata bürünebiliyor musunuz?

 

 

Mustafa Demirci: Aslında benim de şahsen yapmak istediğim de budur. Yani insanların gönül teline dokunabilmektir. Yoksa salt müzik olsun diye, sadece sanat için, insanları eğlendirmek için müzik yapmadım şimdiye kadar. Verdiğimiz mesajlar, seçtiğimiz güftelerin hepsi özenle seçilmiş güftelerdir. Yapılmış besteler, o güftelerin duygularını besleyen, insanların gönül dünyasında karşılığı olan besteler olsun diye yaptık. Daha net bir fotoğraf çizmek gerekirse ben mesela çalışmalarımda ben işte albüm oluştururken, şimdi zaten albüm oluşturalım diye bir gayret kalmadı. Bir eser yaparsınız, singıllar falan ya da dijital ortama yönelik ama; o dönemde albüm yapmak vardı yani bir albüm yapayım çabası. Albümleri yaparken öncelikle ben bir güfteyi elime aldığımda, onu bestelediğimde bende ne kadar etki uyandırıyor ona bakardım. Yani beni etkilemeyen, benim duygularımı tahrik etmeyen bir çalışmayı hiçbir zaman albümüme koymadım. Dolayısıyla şunu düşünmüşümdür hep, empati yaparım; beni etkilemeyen başkasını da etkilemez. Önce ben kendim etkilenmeliyim. Nitekim bu kendi prensibim her zaman karşılık buldu. Bunu planlı bir şekilde yapmadım ama doğal olarak şunu diyordum, ben bundan etkilenmedim. Birçok insanın mesela zihnine birçok duygular, düşünceler gelip geçer. Kalbine bir çok havatır denilen ilhamlar düşer. Bunların hangisi kalıcıdır? Çoğu geçicidir, çok azı kalıcıdır. İşte beste de öyle bir şey. Gönlünüze bir çok melodi düşer ama sizi etkileyen, saran sarmalayan beste ve güfte sayısı çok azdır. Ben güfte seçimine çok özen göstermişimdir. Öyle gelişigüzel güfteler kullanmadım. Zaten mutasavvıf şairlerin gönül dünyasından süzülüp gelen, hakikaten her biri birer inci tanesi olan sözler, Allah'ın lütfu bizim çalışmalarımızla bütünleşince karşı tarafta doğal olarak bir etki uyandırıyordu. Bu etkinin bana en önemli dönüşümü bu çalışmalarımı devam ettirmemi sağlıyor. Mesela beş bin tane beste yaptınız. Kimsenin ne haberi var, ne biliyor, ne bunla herhangi bir irtibatı var; ne anlamı var? Ama mesela bir gün örneğin Tokat'ta bir konsere gitmiştim. Ramazan ayındaydı. Otelden çıktım, oruç olduğum için dedim bir dolaşayım vakit geçmiyor diye. Tam köşeyi döndüm, birisi ile karşılaştık. Hocam, dedi siz misiniz falan. Evet dedim Hocam ben sizin eserlerinizi dinliyorum ama bir ara namazı gevşetmiştim dedi. Vakt-i Seher'i dinledikten sonra çok etkilendim ve elhamdulillah o zamandan beri namazıma dikkat ediyorum dedi. Bu mesela benim açımdan bir dönüşüm, dönüş yani. Bazen çünkü yaptığı işle ilgili kim olursa olsun, bir takım kırılmalar yaşıyor. Yani bir takım kırılmalar yaşıyor, ben bu işle niye uğraşıyorum diye soruyor herkes. Aynı şey bizim için de geçerli. Yine mesela bir dinleyenimiz Güllere Vurgunum ile örtünmüş ve kendisini dini hayata daha bağlı hale getirmiş. Bunu duyunca ben iyi güzel bir şey yapıyorum diyorum. Çünkü bu işlere başladığımızda da İslam'ın müzikle ilişkisi biraz tartışmalı olduğu için çok tenkit aldık. Birincisi bu yüzden tenkit aldık. İkincisi yeni çalışmalar yaptığımız için klasik dini musiki yapanlardan tenkit aldık. Birçok alanda mücadelemiz oldu yani. Ben temelde şu soruyu soruyorum kendime bunu yaparken; acaba benim eserlerimi dinleyip de yoldan çıkan oldu mu? Soruyorum yani, benim prensibim bu. En azından bundan kendimi rahatlatıyorum. Diyorum işte iyi bir şey yapmadıysak da kötülüğe vesile olmadık.

 

**********


Seyfulah Yılmazsoy: Elhamdülillah. Hocam biz sizlerin hayra vesile olduğunuza şahidiz inşaallah. Rabbim bu şehadetimizi hakkınızda hayırlı eylesin. Hocam Mehmet Emin Ay hocamızın çokça ismi geçti. Toplumumuz Mehmet Emin Ay hocamızla sizin sesiniz çok benzetmekte ve çok yakın görmekte. Hatta ismen bilmeyenler aynı kişi zannedip yahut kardeş zannetmekteler. Sizler de böyle dönütler alıyor musunuz?

 

 

Mustafa Demirci: Tabi Mehmet Emin Ay hocamla bizim daha başlangıcından itibaren bir kader birlikteliğimiz var. Ben sesimin ona benzetilmesinden her zaman onur duymuşumdur. Çünkü çok kıymetli bir insan yani hem iyi bir akademisyen hem iyi bir Müslüman hem de iyi bir ses, iyi bir yorum sanatı ve besteleriyle hakikaten birçok kuşağa hitap etmiş bir insan ve halen de devam ediyor. Mehmet Emin Ay hocamla bizim çalışmalarımız ilk dönem çok birlikteydi ama sonrasında ayrı ayrı çalışmalar yaptık. Bu ayrıştığımız anlamına gelmiyor. Benim biraz müzik anlayışım gelişmeye ve moderniteye açık ve ben hep yeniliklere açık olduğum için Emin abi bu anlamda biraz daha klasik olmayı tercih ediyor. O açıdan böyle gözüküyor. Ama 30 yıl olmuştur belki onunla hukukumuz. Allah'a şükür ilk günkü gibi muhabbetimiz, saygımız, sevgimiz devam ediyor. Emin abi inşaallah çalışmalarına bundan sonra devam edecektir. Bir ara müftü olduğu için ara vermişti. Emin abinin sesi ile bizim sesimiz arasındaki belli frekanslarda çok benziyor. Bunu biz müzisyenler farkeder belki ama genel olarak renk benzese bile belli tonlarda birebir neredeyse. Bir gün stüdyoda çalışıyoruz, Emin abi okuyor, ben de karşı masadan onu dinliyorum. O arada okuduğu bir şeyin üzerine ben de diğer taraftaki mikrofondan, tabi arada cam var, üzerine okudum. Hemen farketti. Ben bunun üzerine vokal yapmamıştım dedi. Kendisi ile benim sesimi kendi sesi zannetti. (gülüyorlar) Yani o kadar enteresan maceralar oldu. Sonra tabi yıllarca bu tesbit araçlarında CD'lerde vs. çok net yazılmıyordu eseri okuyan falan ama üstünde yazıyor Mehmet Emin Ay-Mustafa Demirci. Hangisi hangisini okuyor bilmiyorlar, ayırt edemiyorlar. Dolayısıyla benim okuduklarımı ona, onun okuduklarını bana yazdılar hep. Bunları düzeltmek bayağı zaman aldı. (gülüyor)

Seyfullah Yılmazsoy: (gülümseyerek) Evet Güllere Vurgunum'u yıllarca Mehmet Emin Ay hocamıza mal ettik.

Mustafa Demirci: Öyle ettiler evet ama var bana da öyle mal ettikleri.

 

**********

 

Seyfullah Yılmazsoy: Hocam sizlerin de söylediği gibi marifet iltifata tabidir, müşterisiz meta zayidir. Yani bu kabilden baktığımızda 90'lı yıllarda sanat çalışmaları yapan siz ve sizin minvalinizdeki birçok kişi çok ön plandaydı. Ancak son dönemlerde sizin de dediğiniz gibi dijital akımın gelişmesi, bazı değerlerimizi pop kültürüne tabiri caizse kurban verdi. Sizin bu noktadaki izlenimleriniz nelerdir, yani bu söz başta söylediğimiz marifet iltifata tabidir kabilinden dediğimizde şuan hala bu nevi çalışma yapma arzu ve isteğiniz veya gayretiniz var mıdır hocam?

 

 

Mustafa Demirci: Evet şuan hala biz konserlere falan gidiyoruz zaten. Yani belki albüm çalışmaları biraz yavaşlamış gibi görünse de her yıl belli oranda konserlere gidiyoruz. Teveccüh sanal aleme kaydığı için, biraz görsel temalı çalışmalar üzerine eksikliklerimiz var. Yani klip çekmek lazım. Türk insanı bir şeyi görsel olarak görmeyi daha çok seviyor. Hedef kitlenizin eğilimlerini eğer iyi seçmezseniz, o zaman onun anlayışı öne geçer siz geride kalırsınız. Bu da tabi masraflı ve kolay bir iş değil. Ben bu anlamda daha yaygın olduğumuzu düşünüyorum. Fakat çeşitlilik arttığı için ve biraz da eğlence dünyası, görsel platformlarda özellikle televizyonlarda ve telefonlar içerisinde her şeyi izleyebildikleri için bizim bu alandaki eksikliğimizden dolayı galip görünüyor. Bir de gençlerimizin eğilimleri, yani yeni neslin eğilimleri bu alanda bir etken. Onlar daha çok eğlence müziklerini, ritmik ve kendisini sadece müzikal açıdan zevklendiren şeyleri tercih ediyorlar. Bu anlamda oluşmuş kültürü ve bu kültürle oluşmuş sosyal ortamları düşünürsek kafeler vs. onlar da hep eğlenceye dönük. Marketler, alış veriş merkezlerine bakın hep gidin; yabancı müzik, güncel, insanları alışverişe teşvik eden, eğlenmeye teşvik eden, bütün ortamlar bu şekilde oluşuyor. Öyle olunca siz sadece ilgilisine hitap etmek durumunda kalıyorsunuz. Bu beni yaptığım çalışmalardan, yapacağım çalışmalardan alıkoyan bir şey değil. İnşaallah ömrüm yettikçe, nefesim yettiğince ben güzel şeyler yapmaya çalışırım. Ve her zaman bu devran böyle gidecek diye de bir şey yok. Çünkü herkes bir şekilde ikinci bir şansı yakalayabiliyor, Allah herkese belli imkanlar veriyor. Biraz ben akademik çalışmalardan dolayı çok fazla eğilemedim normalde. Yoksa akademik çalışmaları hakikaten etkiliyor. Yani üniversite ortamında çalışıyorsunuz. Vakit ayırmanız, zihninizi yoğunlaştırmanız lazım. Salt manada şuanda sanatçılık görevi yapmış olmadığımız için. Ben bu arkadaşlarımızın hala, bizim çalışmalarımızın neslimizde, yeni nesilde karşılığı olduğunu görüyorum. Niye bu sonuca vardım, çünkü konserlere gittiğimizde çocuklarıyla, büyümüş çocuklarıyla, annesiyle, babasıyla gelen herkes işte, hocam sizin eserlerinizle büyüdük, hala çocuklarımıza dinletiyoruz, işte bu da şunu seviyor diyor. Bu da gösteriyor ki, istikrarlı ve doğru çalışmaya devam ettiğiniz sürece bu çalışmaların mutlaka bir karşılığı var. Ayrıca çoğunu elde edemediğimiz için bir şeyin azından da vazgeçmeyiz yani. (gülüyor)

 

**********

 

Hülya Belkıs Ertek: Hocam son zamanlarda adına romantik İslamcılık dediğimiz bir furya başladı. Bu noktada romantizm ve İslam kelimelerinin yanyana getirilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Mustafa Demirci: Tabi burada neyi kastettiğiniz önemli. Yani, romantik İslam'dan ne kastedildi? Hangi manada romantik?

Seyfullah Yılmazsoy: (gülerek) Yani abdest sırasında abdest alma kavgası vs. daha çok toz pembe eğilimli olan, sizlerin döneminde de dediğiniz marjinal fikirlerden hali olan, yalnızca gülmekten, çiçekten, böcekten ibaret olan.

Mustafa Demirci: Ha evet evet.

Hülya Belkıs Ertek: Şiirlere de yansıdı mesela bu.

 

 

Mustafa Demirci: Yani tabi şimdi Türkiye'deki ve dünyadaki gelişmeler, özellikle de medya ortamındaki gelişmeler, bu söylediğiniz konuyu ciddi anlamda besleyen şeyler. Mesela dizilere bir bakacak olursanız, dizilerde hep bu anlamda bir romantizm teması işleniyor. Türk toplumunun geçmişten getirdiği bu ataerkil aile yapısı, erkek unsurunun hakim ve baskıcı duruşu, bizim İslami camiada mesela yazarlarından tutun da entellektüellerine kadar şöyle bir telkini hep bize zorunlu kıldı: Birbirinize iyi davranın, şöyle yapın, eşinize çiçek götürün, ona sürpriz yapın, aile ortamlarında yaşanan, aslında işte İslam'dan değil de, Türklerin kendi geleneksel aile yapısından kaynaklanan birtakım anti-romantik, baskıcı, dayatıcı anlayışı, sert üslup telkinleri hep bu tarafa doğru, doğal olarak yani bir tez var ve buna bir antitez geliştirecekseniz onun karşıtı olan şeyleri tavsiye ediyorsunuz. Bu oldu. Bunun da herhalde dozunu mu kaçırdılar acaba. (gülüyor)

Hülya Belkıs Ertek: Mesela hani Kabe önünde evlilik teklifi oluyor, resimler oluyor.

Mustafa Demirci: Evet işte, bunu tabi sadece ona yüklemek de doğru olmaz, şöyle olabilir; şimdi bu telefon bize gelirken kendi kültürünü ve anlayışını da getiriyor. Yani, dünyadaki eğilimler ne ise, bugün her türlü insanla karşılaşabiliyorsunuz bu telefonda. Selfi yapmış, ailesiyle doğum günü pastası kesmiş, birisine çiçek yapmış, sürpriz yapmış götürmüş, denizin ortasında evlilik teklif ediyor bilmem şu, bu... Şimdi bir Müslüman da diyor ki ben nerede yapabilirim yani Orijinal bir şey yapayım. Haa Kabe'de yapayım, hem Kabe'nin karşısında güzel de olur, Allah'ın evinin yanında. Bunları orada yapmasında sıkıntı yok ama yani böyle medya ortamına, dijital ortama, sanal ortama yayması çok şık olmayabiliyor. Hani biraz işin şov kısmına dönüşmüş oluyor. Bilmiyorum daha neler göreceğimizi artık. Ama şu var ki, artık riya ile, gösterişle, şovla insanların doğal halini ayırt etmek çok zorlaştı. Bu yüzden herhalde kalplerdeki durum geçerli olacak Allah kalplere baktığı için. Bunu yaparken hangi niyetle yaptığını bilmiyoruz. Gerçekten samimi de olabilir, dozunu hiçbir zaman hiçbir şeyin kaçırmamakta yarar var. Romantizm adına dini değerlerin ters düz edilmesi, gözardı edilmesi, işte başkalarının yaptığına benzemek, öykünmek adına kendi kimliğini, vakarını, duruşunu, onurunu, şahsiyetini zedelememesi bizim en önemli tavsiyemiz olur. Başta kendimize bunu tavsiye ederiz. Daha çok şeyler olacak, göreceğiz (gülüyor). Ömrümüz yeterse.

 

**********

 

Hülya Belkıs Ertek: Şimdi siz aynı zamanda bir yazar olarak müzikle yazmak arasında kalmış olsaydınız hangisine meylederdiniz? Yazmayı bir çeşit musiki olarak da kabul ediyor musunuz?

 

 

Mustafa Demirci: Şimdi onu söyleyeceğim. Yahya Kemal'in manzum edebiyat türü için yani şiirleri için söylediği sözü vardı ve yaklaşımı vardır. Şiir için sözlü musiki diyor. Biz işte şairin eskiden yazdığı aruz vezniyle yazılan şiirlere bakarsanız işte kalıplarla “mefailün-mefailün-mefailün-feilün”,”failatün-failatün-feilün” gibi böyle aruz vezniyle yazılmış kalıplar aslında kendi içerisinde hem ritmik hem de melodik bir yapı barındırıyor. Yani şair aslında yazarken hem şiirin ritmini belirliyor hem de melodik kurgusunu oraya yerleştiriyor. Öyle olmasa şiirler çok kolay hafızaya yerleşmezler. Şiir zaten biliyorsunuz, veciz ve sembolik bir dilin en güzel bir şekilde kaynaşmasıdır. Aslında bir sözlü musikidir, edebiyatın özellikle manzum türü, şiir türü. Dolayısıyla mesela ben beste yaparken şöyle yapmış oluyorum: Şairin izlediği o melodiyi, o ritmi oradan çıkarıp sözü kanatlandırmış oluyorum. Yani söz satırlardan dillere düşmüş oluyor. Dolayısıyla daha kalıcı bir hale geliyor, çünkü ezberlemesi kolaylaşıyor. Bir şiiri, yirmi otuz kıtalık bir şiiri bir insan nasıl ezberleyebilir mesela musiki yönü olmasa... Düz cümle ezberlemek gibi olur bir ritmi olmasa. Onun için yazmak mı söylemek mi arasında bir tercih yapmak gerekmez diye düşünüyorum. Ama yazmayı çok seviyorum. O başka bir şey. Ta ortaokul yıllarından beri hep yazmaya çalışmışımdır. Edebiyat yahut kompozisyon derslerimin sınavları hep iyi, onluk sistemde on üzerinden 9-10'du. Yani edebiyata olan sevgim müzikle örtüşünce Her ikisinden de vazgeçmeyeceğimi düşünüyorum.

 

*********

 

Hülya Belkıs Ertek: Son olarak dergimiz adına okurlarımıza ve yazarlarımıza tavsiye ve önerileriniz neler olacaktır?

 

 

Mustafa Demirci: Evet. Tabi öncelikle dergicilik dergiyi çıkaranları yetiştirir. Yani Mesela biz öğrenim metodu olarak en geçerli metodun öğretmek olduğunu düşünüyoruz. Eğer öğrenmek istiyorsanız öğreteceksiniz. Öğretirken siz de öğrenirsiniz. Yazarken işte siz de kendinizi geliştirmiş, kaleminizi geliştirmiş oluyorsunuz. Zihninizin daha çok jimnastik yapmasını sağlıyorsunuz. Dilinizi geliştiriyorsunuz, araştırıyorsunuz, soruşturuyorsunuz, kaynaklara ulaşmak durumundasınız ve kendinize ait bir tarz, kalem tutuş şekli geliştirmiş oluyorsunuz. Özgün bir kalem oluyorsunuz. Dolayısıyla yazarlar açısından yazmak kendini geliştirmektir. Ve kendini geliştirmek isteyenle de bir rehberlik, bir iz, işaret fişeği olmakta da var. Bak ben yazıyorum sen de yazabilirsin diyebilmektir. Ben özellikle tek kaynaktan bestelemek yerine çeşitlilikten yanayım. Yani yazar kendisini çok kaynaktan beslemeli. Tek bir kalemle gitmemeli. Bu onun hem zihin dünyasını hem ruh dünyasını zenginleştirir. Tabi yazmak demek ben her şeyi biliyorum demek değil. Bildiklerini yazabiliyorsun. Bilmediklerini yazmaya kalkışsan ne olur? Böyle okudum bildim deme, kendini oldum deme,, hep olmaya, daha çok olmaya çalışmaktır. Çok okumak ve Müstakimzade'nin bir sözü vardır, şiiri. Beytini tam hatırlamıyorum ama kendisi için, “Ya Rab, kalemim muh-i fenadan sakla” diyor. Yani o zamanlar mürekkeple yazıldığı için kötü su içeriğini bir başkasına zarar verecek, onunla ilgili farklı algı oluşturacak ve onları töhmet altında bırakacak bir üslup değil, daha çok güzellikleri, iyilikleri öne çıkaracak ve şahıslardan çok konuların gündeme getirildiği bir yazar profilini ben tercih ederim, dil kullanmayı tercih ederim. Dilimiz sivri olması gerekenlere karşı sivri olsun ama genel anlamda insanlara bir şey derken, onlara kendisini geliştirmeye yardımcı olmak amacını gütmeli. Egomuzu şişirmekten ziyade insanların gönlünü yakalayabilmeli. Böyle bir üslubu ben tercih ediyorum.Dergicilik zor bir iştir ve bu işe kalkışanlara da Allah'tan (gülüyor) yardım diliyorum. İnşaallah ideallerinize, hedeflerinize ulaşırsınız. Bizim toplumumuzun temel problemi bildiğiniz gibi okumamak, araştırmamak, sorgulamamak, dergi okurlarınızın da ben özellikle bu anlamda kendisini sorgulayan, duyduklarını sorgulayan ve araştıran insanlar olmasını temenni ediyorum, tavsiye ediyorum.

Etiketler
Efendi Dergi Söyleşi Mustafa Demirci Tasavvuf Musikisi Mustafa Demirci Kimdir Röportaj

Yazar Hakkında

Efendi Dergi

Efendi dergi adı üstünde, hiçbir zaman efendiliğinden ödün vermeyen, yaftalama ve karalamadan uzak duran, erkeğe, kadına ve dahi çocuğa yönelik her türlü zihin besleyici yazıları, e-dergi kapsamında gençlik içinde gördüğü boşluğu doldurmaya yönelik büyük bir gayretle, okuruna en hızlı, muntazam halde, meccanen ulaştırmaya çalışan bir dergidir. Bu dergide bulacağınız en önemli özellik samimiyet ve efendilik olacaktır. Ne mi bulamayacaksınız bu dergide? Bu dergi asla zalimin yanında olmayacak. Bu dergi cıvık hareketlere girmeyecek. Peki, biz kimiz? Pür kusur mümin ve mümineleriz. Biz bir ideal etrafında buluşmuş, Yunus misali; “Ya ben öleyim mi? Söylemeyimde”… Diyenleriz. Hep sorarlar ya; kimlerinmiş bu dergi diye, bu dergi sizin derginiz… Bu arada yazmaya sevdalı iseniz, varsa söylemesem ölürüm diyecekleriniz, aramıza bekleriz.

Yorumlar

  • 0 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap