Fikir Düşünce

Küfür Tek Millet Ümmet İse Paramparça

  • 5 dk okuma süresi
  • -
  • 0
Küfür Tek Millet Ümmet İse Paramparça

Bir kaç gün önce bir belgeselde Suriyeli mültecilerin hayatları konu alınmıştı ve çocuğundan yaşlısına her kese tek tek yaşadığı sıkıntılar ve çektiği çileler sorularak cevaplar vermeleri istenip çilelerini haykırışları kayıt altına alınmıştı. Bir kaç tanesini örnek verip akabinde örnekler muvacehesinde bir iki acizane kelam eylemeye çalışmak yerinde olacaktır diye düşünüyorum. Bir amcaya soruluyor ve amca,  “Gözümün önünde 4 tane çocuğu vurdular ki en büyüğü 19 yaşındaydı.  ( aslına sadık kalmaya azmettiğimden oradaki ifade ile söylüyorum ) Dürbünlü silahlarla hedef alınıyorlar ve çoğu alnından gözünden vurulup kafa bölgeleri delik deşik olduğu halde sokaklarda  ölü yatıyorlardı. Sokaklar gencecik bedenlerin naaşı ile doluydu.” diyordu. Bir başka amca söze girerek, “Küçücük bebeklerin, kadınların, kızların kafaları kesik, kafa ayrı beden ayrı olduğu halde sokaklarda yerlerde duruyorlardı. (Anneleri öldürmeden önce çocuklarını hunharca öldürüyor, annelere bunu izletip günlerce aç bırakıp tecavüz ederek işkence ediliyor ve tüm bu işkenceler evlatlarının ölümünün üzerine yapılarak etkisi katmerleştiriyordu.) Şu adam var ya onun gözünün önünde kızının kafasını kestiler. (evlatları yere düşünce ve minik sıyrıklar alınca ortalığı vaveyla ile kaplayan ebeveynlerin kulağı çınlasın) Oğlunu katlettiler. Bunu izleyen eşi dayanamadı ve kendini orada öldürdü. Şu an kendi de akli dengesini yitirdi. Bedenen var ancak ruhen mevcut değil. Biz ne yaptık onlara? Vallahi onların yaptığını kafirler yapmaz. ( lanet olası DAİŞ zulmü anlatılırken bir müslümanın lisanından bu sözlerin dökülmesi ve bu kan donduran olayların vuku bulması, “Mümin, elinden ve dilinden emniyette olunan kimsedir (Tirmizî, Îmân, 12; Nesâî, Îmân, 8.)” hadis-i şerifini akla getirmekte ve bu melun topluluğun küfrünü ve nifakını gözler önüne sermektedir. ) ne onurumuz kaldı ne haysiyetimiz kaldı. İffetimiz kirletildi.” diyordu.

Bir başka yüreği yanık ana anlatırken şu kan donduran  şeyleri söylüyor :

“Suriye’de annelerin gözü önünde çocukları katledildi. Sonra anneler günlerce aç bırakıldı. Yiyecek hiç bir şey bulamadılar. Sonra onlar bir anda insafa gelmiş gibi et kavurdular ve anne  babalara bu etleri dağıttılar. Sordular açlıktan takati tükenmiş o mazlumlara, “Etlerimizin tadı nasıl?” diye. Onlar açlığın verdiği muhakemesizlikle, “Güzel” dediler. Bunu demelerinin akabinde bu kafirden daha beter olan şeytanın hocaları mesabesindeki melunlar, aşağılık kahkahaları ile “Yediğiniz etler gözlerinizin önünde katlettiğimiz çocuklarınızın etleri!” dediler…”

Zaten sonrasını yazmaya gerek yok . Son bir örnek daha vermek istiyorum. 10 yaşlarında minik bir kız çocuğuna soruyorlar, sıkıntısını anlatsın. Göz yaşları ile

“Vallahi öldürülen kardeşimi rüyada görmediğim tek bir gün bile yok” diyor ve göz yaşları içinde “İntikam almadıkça yaşamak bana haram!” diyor.

Gelelim Müslüman olan, hem de “elhamdülillah Müslüman(!)” olan biz etten kemikten ibaret  Müslümanlara (!). Küçük bir kız çocuğu kadar dahi yüreği olamayan bizler, intikam ateşi ile yanan minik bir yüreğe dahi sahip olamayacak kadar kardeşlikten İslamdan ve Rasulullah (aleyhissalatu vesselem)’ dan uzak düşen bizler, “Allah’ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. (Al-i İmran 103)” ayeti varken ve İttihâd farz-ı ayn iken bunu dikkate almayıp, birlikten uzaklaşıp ayrı düşüp güçsüzleşerek, ümmetin izzetine halel getiren bizler , kendi evlatlarının etini yeme işkencesine maruz kalan analar varken tokluktan hareket edemeyen bizler, iffetine halel getirilen onca iffetli bacımız varken, tesettüre halel getirme merakı içinde olanlar, hatta defilesini düzenleyecek kadar düşenler ve hatta, Ahzab 59, Nur 31′ e göre, Hazret-i Aişe, Hazret-i Fatıma analarımıza göre değil de Yahudilere göre bir tesettür (haşa tesettürden sadece kapatan ama tesettür asla olmayan aptal bez parçası) anlayışını benimseyen bizler, “Müminler ancak kardeştir…(Hucurat 10)” ayetini onlarca kez okuyan, dinleyen veya sohbetini yapan/dinleyen bizler, Saff suresinin 4. ayeti gereği “Bir binanın tuğlaları gibi…” olan(!) bizler, Allah’ın huzuruna çıktığımızda nasıl hesap vereceğiz? On yaşındaki bir kızın intikam duygusuna sahip olmayan, ümmetin erkekleri evlerinde otursun, biz kadınlar ümmeti koruruz diyen ayaklarının altı öpülesi bacılarım kadar şecaatli ve ferasetli olmayan, kardeş olamayan, birliktelik içinde olmayan, kısacası İslamı yaşamayan bizler elbette bunun hesabını veremeyeceğiz. “Onlar bir binanın tuğlaları gibi saf saftırlar ( iç içedirler, birlik içindedirler )…(Saff 4)” ayetini asla hayatında yaşamayan ve bir vücudun azaları gibi olamayan bizler, zaten bu ihtar-ı Rabbaniyi ve nizam-ı Nebeviyi dikkate almadığımız için, kardeşliğin ne demek olduğunu bilmediğimiz için bu hale düştük. Bu yüzden hesabını veremeyeceğimiz bir hayatı zillet içinde yaşamaktayız. Hakimin kendisinin şahit olduğu bir dünya da bu kadar korkusuzca yaşamak, İslamın istikbali ve ümmetin ahvali için çalışmamak o denli absürt bir olaydır ki; ya yalan söylüyoruz, aslında iman etmiyoruz ya da imanı sadece dil ile ikrar ( yanı LE İLEHE İLLALLAH de de ne yaparsan yap ) zannediyoruz. Ki böyle olsaydı yani sadece “LE İLEHE İLLALLAH” deyip yine eskisi gibi yaşamak serbest olsaydı ilk iman edecek kişi, konuşmaları ile toplumu arkasından sürükleyen, siyaseti ile hüküm alanını geniş tutabilen, aristokrat kesime ait olan Ebu Cehil olurdu ve dönemin tek gücü olma potansiyeline kafa tutmaz, rahat rahat küfrünü icra ederdi iman kisvesi altında.  Ancak o biliyordu ki “LE” dediğin zaman “İLLALLAH” ile gerçekleşecek inkılaplar vardı! Eskisi gibi bir hayat yaşayamayacaktı. Bu yüzden iman etmedi. Bu olayı düşündüğümüzde bizim hangi tarafta olduğumuzu kendimiz tartmalı ve kendisinden kaçamadığımız yegane hakim olan vicdanımızın penceresinden değerlendir meliyiz. Ya ümmet için çalışmayı iman ve ibadet addetmeli ve bu uğurda  “İLLALLAH”  ile inkılaplar gerçekleştirmeliyiz (ki böyle olduğu takdirde hiç bir dert ümmetimizin bu halinden daha vahim daha büyük olmamalı bizler için, en büyük derdimiz ümmetimiz olmalı; Suriye, Patani, Keşmir, Mısır, Eritre, Moro, Arakan, Doğu Türkistan vb. mazlum Müslüman beldeleri hatırladıkça çalışma azmine kavuşup yerimizde duramamalı, onların hallerine vaziyetlerine yönelik bir çözüm arayışı içine girmeliyiz) ya da iman ve kulluk iddiasında bulunmamalı ve bu şekilde safımızı belli etmeliyiz. Bizler ilk ihtimal üzerinden hareket etmeyi ve ümmetimizin de ilk düstur prensibince hareket etmesini temenni etmekteyiz. Dualarımızı bunlarla süslemekteyiz ve öyle de olmalıdır. İman bir iddiadır ve ispat ister. Bu gün bunun en büyük ispatı  ümmeti  içine düştüğü zilletten kurtarmaktır. Harekete, aksiyona, duyarlılığa, kardeşliğe ve dahi ittihada dönüşmeyen iman, kuru gürültü olup ümmete faydandan çok zarar getirmektedir. Ki öyle de olmuştur ve bu hal devam ederse de öyle olmaya devam edecek, bu cennet tarlası dünya 15 milyonun avucu içinde dönmeye devam edecektir. Allah bizlere İslam için, kendi rızası için çalışmayı, İslam’ı hakim kılma mücadelesi verebilmeyi, iman iddiasını aksiyona dökerek Mümince bir adım atabilmeyi, ümmetin yaralı gönüllerine deva olabilmeyi, “İttihâd-ı İslam” ı oluşturabilmeyi, mazlum beldelere duyarlı kalabilmeyi, ve onların dertlerini kendi dertlerimizden öncelikli görebilmeyi ikram eylesin. Allah bizlere samimiyet ve feraset bahşetsin. İttihâd ve itikadı gönüllerimizin vazgeçilmez muhafaza edilesi değerleri kılsın. Ve bu zilletli halden kurtulabilme, mazlumların intikamlarının alınabilmesinde   bizleri memur kılsın.

“Ya rabbi! Bizleri intikamının memuru eyle!”

Selam ve dua ile…

Hüzni

Etiketler
Arakan Eritre Moro Suriyeli mülteciler saff Al-i İmran intikam ittihad-ı islam

Yazar Hakkında

Yorumlar

  • 0 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap