Toplum Aile

Kostüm 2

  • 3 dk okuma süresi
  • -
  • 0
Kostüm 2

  “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol…”

    Mevlana Celaleddin-i Rumi   

Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele burada mı gerçekten? Düşünüyorsam, o halde varım. Fakat ne düşünüyorsam varım, ne düşününce yok sayılıyorum? Bizi “var” kılma yetkisine sahip olduklarını düşünenler, bizlerin nasıl var veya yok olacağımıza karar verebiliyorlar?

Birileri kılıçlarını inandıkları gücün adına kaldırıp “Güç bende artık!” dediler ve ecdadımızın karşısında titreyenler bir anda atılgana dönüştüler. O halde; güç bizdeyken nasıl oldu da bu küstah zihniyete geçti, bir önceki yazıda değindiğimiz terziler, nasıl oldu da bizim çarşılarımızda dükkan açma cüret ve yetkisine sahip oldu, bunları konuşalım.

Yine klişe bir sloganla başlamak istiyorum. “Moda, insanın kendisine yakışanı giymesidir.” diye fısıldandı kulaklara. Aynı zamanda bu moda hakkında şunu söyleyebilirim; bu öyle bir şey ki kimse kendisine yakışmayacağını aklına bile getirmiyor, tuhaftır her giyene de yakışıyor bir şekilde. Kılık kıyafet, pantolon, gömlek, saç şekilleri ve hatta jest ve mimikler, olayları yorumlama, bakış açısı, düşünce yapısı… Bu arada bir not geçmek istiyorum. Geçen yazıyı okuyanlardan bir arkadaş konunun kılık kıyafetle, yani somut moda ile alakalı olduğu izlenimine kapılmış nedense. Zira burada tek gayemiz karakter ve zihniyetimize makas atan terziler ve bunların çalıştığı atölyeleri ele almaktır.

Şimdi bir babanın karakter elbisesinden bahsedelim, ve sonra evlatların giyindiği karaktere geçelim. Bir çocuk bir hata yapar ve baba da ona şöyle dik bir bakış attı mıydı, evlat süt dökmüş kediye döner, aynı hatayı bir daha tekrar etmezdi. Bu, baba veya annelerin merhametsiz ve katı oldukları anlamına gelmezdi. Zira “Ana babanın, öğretmenin vurduğu yerde gül biter” anlayışı da bizim üzerimize giydiğimiz en güzel tıynet libaslarımızdandı. Elbette ki dayak kesin çözüm olmamıştır hiçbir zaman. Hatta çözüm olma yoluna bile girmemiştir. Fakat “Bir musibet, bin nasihatten iyidir” kabilinden, terbiye için bu yola başvurulmuştur. Tahammül eşiğinin düştüğü zamanlar ki; bir ev hanımının yorucu ve bitmeyen ev işleri, bir babanın hakeza çalıştığı ağır işi, çocuk sayısının fazlalığı bu yola başvurmaya meyletmiş olmalı. Bununla birlikte değerler algısı da derin olduğundan, bir arkadaşının oyuncağını izinsiz alan bir çocuğa yumuşak davranmanın, onun ilerde hırsızlığa meyledeceği korkusu sebebiyle tehlikeli olduğu görüşü hakimdi. Bu sebepten tepkilerin en şiddetlisi verilmişti.

Bir baba veya anne evladını meslek öğrenmesi için bir ustaya emanet etmeye gittiğinde, “Eti senin, kemiği benim.” derdi. Ne demek bu eti senin kemiği benim? “Sen benim çocuğun sosyal alandaki gelişimine katkı sağla, ben onun manevi olarak terbiyesini, karakter olarak omurgasını ayarlarım.” demekti. İlk açtığımız pencereden bakarsak, bu o zamanların modasıydı. Çünkü; o insanların üzerine yakışan, değerleriyle çelişmeyen, daha doğrusu adı konulmuş bir değer olgusunun gerektirdiği muhafaza kılıfı niteliğinde, bir kıyafet niteliğinde olan şey buydu. Kıyafet modasını değiştirip dayatanlar bu düşünce ve davranış modasını da tedavülden kaldırıp, yenilerini piyasaya sürmüşlerdi.

Yerde görülen ekmek parçasını üç kere öpüp, alnına koyup, sonra da ayak altında olmasın, kuşlara yem olsun da sevaba girelim diye düşünen bir nesil; sofraya oturulduğunda çöpe gitmesin diye önce bayatların yenmesini telkin eden anne ve babalardan, poşet poşet bayat ekmeği çöpe atan, oturduğu lokantalarda artan ekmek parçasını bir çöp gibi tabağının üzerine fırlatıp yerinden kalkan bir nesle dönüştü. Onu çıkarıp, bunu giydik. Oysa nasıl ki avret yerlerini belli edecek şeyler giymek haram ise, israf da haramdı. İsraf elbisesini de dikip aksesuarlarla süsleyerek piyasalara sürdüler, biz de ne olduğunu anlamadan üzerimize geçiriverdik.

Nasıl da anlayamadık?… Nasıl da farkedemedik? Çünkü bizi önce çıplak bıraktılar. Ruhumuzu soydular ve anadan üryan, çırılçıplak bir ruh ile açtık gözümüzü. Eski kültürümüzden, eski değerlerimizden bihaberdik. Sonra bize “Bunu giyin!”  dediler, ve elimizde başka bir şey olmadığı için ruhumuza biçilen kimliği, misyonu, karakteri, idealleri giyiverdik. “Sizin değerleriniz budur!”  dediler, öyle inandık çoğumuz. Olmadığımız ve hatta hiçbir zaman da olamayacağımız kimliklere büründük. Ruh ölçülerimize, kültürümüze, değerlerimize düşman bireyler haline geldik. Bilmiyorduk çünkü, yeni doğmuştuk. Kendi beden ölçülerine on beden küçük gelen bir elbiseyi giymek için aç kalan, binbir ameliyatla hayalindeki ölçülere kavuşmak için sağlığını feda eden kimseler gibi, bize dayatılan yaşam tarzını hayal etmeye zorlandık ilk önce. Sonra da o hayatı güya yaşayabiliriz diye değerlerimizi, kültürümüzü, misyonumuzu feda ettik.

Uğruna canımızı feda edeceğimiz değerlerimizi, canımız için feda ettik; ruhumuzu ecnebi terzilere kurban ettik…

Etiketler
Kostüm

Yazar Hakkında

Kemal Ağca

Mezar taşıma, "hep yazdı ama yazar olamadı..." yazın

Yorumlar

  • 0 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap