Kostüm
- Kemal Ağca
- 23 Eyl 2017 - 21:27
- 5 dk okuma süresi
- -
- 0
Dünyada sadece insanlar için geçerli olan bir yaşam gereksinimi, bir “olmazsa olmaz” da giyinme ihtiyacıdır. Bizim hayvanlar gibi doğuştan donanımlı olduğumuz kürkler, pullar, tüyler yok. Yere, zamana ve mevsim şartlarına göre, hatta mümkünse vücut ölçülerimize göre giyinmek icab eder. İnsanların ne giyecekleri, ilk olarak bulundukları etnik kültüre göre şekillenir. Büyük bir şehir sokaklarında Afrika kabile kıyafetleriyle dolaşmak elbette abestir. Bir Afrika yerli kabilesinde olağan sayılan kıyafet, hatta çıplaklık, gelişmiş bir toplumun yaşadığı büyük şehirde ancak bir gösteri, bir eğlence sırasında veya bir rol gereği olarak geçici olarak giyinilebilir. Bunun dışında illa da ben o kılıkta dolaşacağım diyen birisine palyaço, maskara, soytarı muamelesi yapılır. İnsanlar bu muameleyi alenen yapmasalar da imaları bu yönde olacaktır şüphesiz.
Giyinme ihtiyacı sadece vücudumuzun dışına, derimizin üzerine bir şeyler geçirmekten ibaret değildir. Bedenimiz gibi karakter ve kişiliğimizin de bir kılığa bürünmesi iktiza eder. İnsan doğduktan sonra özellikle çocukluk döneminde başta olmak üzere, gençliğine kadar hangi kimliğe, hangi karaktere bürüneceği, ruhunun nasıl bir kılıkta görüneceği; kişinin yaşadığı toplum, zaman ve görülen eğitim ile birlikte şekillenir. Bununla birlikte nasıl bildiğimiz kıyafet modası varsa, çağımızda bir de karakter modası mevcuttur.
Karakterin ruhumuza giydiğimiz bir kıyafet olduğunu düşündüğümüzde bu modanın karakter terzileri denebilecek bir kısım meslek erbabının da olduğunu düşünmek saçma olmaz diye düşünüyorum. Peki kimlerdir bu karakter terzileri ve nasıl bizlere karakter, kimlik hatta vizyon dikip giydirirler?
Bunlar toplumun en üst kademelerine yükselmiş, yerleşmiş veya yerleştirilmiş kimselerdir. Bu kimseler sıradan ve tekdüze bir hayat yaşayan milyonlara daha müreffeh, daha şaşaalı, daha hareketli hayatları gösterirler. Neler göstermezler ki… En önemlisi kadın erkek arasındaki aşk, sevgi hatta edebin el çektiği mahrem köşelere davet ederler. İkinci olarak sosyal veya ekonomik sınıf diyerek insanları bir ortaçağ kast sistemindeki gibi tasnif eden, adına emperyalizm denen, adına kapitalizm denen insanlık dışı sistemleri perdeleyip, adına “beyaz perde” denilen yeni ve temiz bir perdenin üzerinde adeta “Siz de neden onlar gibi olmayasınız?” diyerek telkinlerde bulunanlardır. Bu telkinler öylesine etkili ve ölümcüldürler ki; asgari ücretle çalışan eşhas, herhangi bir film veya dizide gördüğü bir karakterin elinde bulunan telefonun, giydiği elbisenin, oturduğu evin kendisinin de sahip olacağı şeylerden biri olarak görmekte ve inanmaktadır. Üçüncü kısım terziler ise insanlara nasıl duygular, nasıl tavırlar takınacaklarını adeta cebren zerkederler.
Şimdi bu terzilerin icraatlerini biraz açmak niyetindeyim lakin, benim kelamım sizlerin ufku kadar geniş olmayacaktır. Zira bu mesele buraya yazılıp hallolacak kadar kısa değil. Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in “Arsızlığa cesaret, zinaya aşk dediler. Bir neslin ahlakını işte böyle yediler.” dediği mısraları ilk kısım terzileri anlatmakta hiç de kifayetsiz kalmayacaktır. Ben şahsen Güneydoğu’nun ahlak abidesi köylerinde bile şu yakın günlerde flört, aşk, sevgili zırvalarına şahit olmuşumdur. Evliliğe “henüz” hazır olmayan otuzlu yaşlardaki kızlar ve erkeklerin, bu söylemleri nerelerden duyup da bir elbise gibi benliklerine giydiklerini idrak etmek güç olmasa gerek. Çünkü hiçbir fotoroman (Eskiler bilirler fotoromanları), dizi ve filmde otuzbeşine gelmeden kadın ve erkekler evlilik düşünmezler. Haklı gerekçeleri vardır çünkü. Bu gerekçeleri ve gerekçelerin kullanılması için giyilecek olan kostümleri de ikinci sınıfta belirttiğimiz terziler ayarlarlar. “Kendi ayakları üzerinde durmak” kalıbı ile dikilen bu kostüm de elbette paraya, dünya metaına dayalıdır. Erkek kişi bir evi, arabası, iyi bir maaşı, şimdiki tabirle “yaşam standardı” edinmeden evlenmek istemez. Kadın ise evleneceği erkeğe muhtaç olmamak için aynı kostümü giyer. Çocuk deseniz, filan film ve dizideki Berktuğcan’ların, Pelinsu’ların elindeki telefon ve bilumum teknolojik araçların elinde olmasına inandırılmıştır. Ev hanımları yine filan dizi ve filmdeki ailenin güzide evlerindeki dekora hayran kalmış, kah kocasını azarlamış, kah kendisi de o hayran kaldığı dekoru elde edebilmek için gerek temizliğe, gerek sekreterliğe gerekse birçok farklı iş koluna adım atmıştır.
Cadde ve sokaklarda yetişkinlerden tutun da genç kız ve erkeklerin film yıldızı, aktörler, aktristler gibi giyinerek gezmeleri, o kostümleri bedenlerinden önce ruhlarına giydiklerinin göstergesi değilse nedir? Aldığı maaşın iki hatta üç katı tutarında telefonları edinmeleri, taksitle eşya ve kıyafet almaları, bunların bedelini ödemek için ise daha çok, daha çok çalışıp yorulmaları ne ile açıklanabilir?
Gelelim üçüncü sınıfa ayırdığımız terzilere… Bu terziler de şahısların gündelik hayatlarında ne tür duygular, hatta hayal ve hedefler edinmelerine, bunları sirayet ettirecek olan yapımları ayarlamakla, benim şu yazıdaki tabirimle “dikmekle” vazifelidirler. İlk sınıfta zikrettiğimiz terzilerle paralel olarak bunlar da benzer karakter terzileridirler. Fakat bunlarınki daha köklü, daha uzun ömürlü ve daha tehlikelidir. Yine bir yazılı veya görsel yapımda hovarda, asi, anarşik ruhlu bir rol seyre sunulur. Lakin bu rolü oynayan kişi ya çok güzel bir kadın, yahut çok yakışıklı bir erkektir. Şuuraltında onun yaptığı densizlikleri, örf adet bilmezliği, vatan millet düşmanlığını icra edince sanki o derece yakışıklı ve güzel olunacağı, o derece rağbet görülebileceği hissiyatı uyanır.
Bir örnek daha vermek istiyorum. Kurtlar Vadisi dizisi benim de severek izlediğim yapımlardandı. Bir tanıdığım kendini Polat Alemdar karakterine öyle kaptırmıştı ki, onun gibi sürekli bir şeyleri irdeleme, bir hareket ve macera yaşama merakına düşmüştü. Başını belaya sokacak kadar bu harekete kendini kaptırmaya kararlıydı. Lakin Polat Alemdar’ın arkasında devlet destekli bir güç vardı. Bizimki ise aldığı maaş ay sonunu çıkarmayan bir gariban. Sermayesiz büyük bir işe girmeye çalışmak gibiydi. Belki de insanlara, özellikle gençlere vatan ve millet aşkını aşılamak, depreştirmek için hazırlanmış bir yapımdı. Fakat etkilerini görebiliyoruz.
Velhasıl-ı kelam, elbette giyeceğimiz bir kostümümüz olmalı. Bir karakterimiz, kimliğimiz olmalı. Fakat bu, “kıyafet modası” denilerek kılık kıyafetimizi özümüzün dışına savuran kasırgalar gibi, “karakter modası” fırtınası ile karakter ve kimliğimizi özümüzün, imkanlarımızın dışına savuracak telkinlerle dikilip, prova bile edilmeden ruhumuza geçirilmemeli. Çünkü en değerli kimliğimiz, kendimiz. Kendimizi başkalarının yoğurup şekillendirmesine izin vermeyelim. Ruhumuza ne bol, ne de dar gelecek kimliklerin içine girerek özümüze, benliğimize ızdırap çektirmeyelim.
Etiketler
Yazar Hakkında
Kemal Ağca
Mezar taşıma, "hep yazdı ama yazar olamadı..." yazın
Yorumlar