Edebiyat Fikir Düşünce Öykü

Kitab-ı Hayat

  • 6 dk okuma süresi
  • -
  • 0
Kitab-ı Hayat

Rüzgarın etkisiyle savrulan yaprakların peşinden bir oraya bir buraya koşuyordu. Hiçbir sayfası eksik olmamalıydı. Ne kaderleri ne yazılara hapsetmiş, hasreti satır satır biriktirmiş ve dize dize yazıya dökmüştü.

Kalbinin tam ortasına adına Kitap dediği yere gömmüştü onları. Bu kadar kolay vazgeçemezdi kalbinin kitabından.

Bir telaşla topladığı kağıtların arasından sararmış bir sayfa aldı eline.

"Ah!..." dedi göz yaşından silinmiş satırı görünce.

“Seni buradan silen istemeseydi yüreğime koyar mıydı hiç? Varsın olsun kaç silinmişliklere yazdım ben sevdamı.

Sayfalar yetmedi de gözlerimle bulutlara yazdım bir bir. Kafamı kaldırıp her gökyüzüne baktığımda kelimeler dökülüyor yağmur misali üzerime. İşte onlar benim kelimelerim, şu buluta iliştirdiğim. Benim kaderimin yazısı hepsi.” dedi ve sayfaları düzeltmeye başladı.

Bir sayfa aldı eline “Bak, bu benim doğuşum” dedi. Tertemiz, bembeyaz sayfanın ortasında kocaman harflerle “Merhaba” yazıyordu.

“Bu tıpkı doğduğum gün gibi. Böyle geldik bu dünyaya temiz ve saf” diyerek özenle o sayfayı bir kenara koydu ve başka bir sayfayı gösterdi. Sadece iki satır yazı vardı kağıdın başında. Tuhaf tuhaf baktı sayfaya ve “Görüyor musun ne kadar kısa bir yazı, aynı ömrümüz gibi değil mi?” diyerek diğerlerinin yanına koydu.

Ben bütün bu olanlardan bir anlam çıkaramasam da sessizce hiç tanımadığım bu yabancıyı dinliyordum. Pür dikkat kesilmişken bir sayfa daha aldı eline.

Bir satır yazmış, bir satır boş bırakmıştı. Bu ilginç sayfa ne manaya geliyor diye düşünüyordum ki, yazılanlara uzun uzun baktı ve “İşte, dedi. Hayat dediğin de bu sayfa gibi bir dolu bir boş geçmiyor mu?”

Derin bir iç çekerek onu da sol yanına koydu.

Kimdi bu yabancı? Neydi bu yazdıkları ve ben neden buradaydım?

Aklımı çelen bu düşüncelerin arasından gülme sesiyle irkildim. Elinde uzunca bir şeyler yazdığı sayfayı göstererek gülüyordu. Sayfada hiç boş yer bırakmamış, sanki daha yazacakmış da sayfa yetmemiş gibiydi.

“Görüyor musun?" dedi, "Her şeyin sana ait olduğunu sanıyorsun bir dönem. Sanki dünya senin etrafında dönüyor. Hor kullandığımız hayat akıp gidiyor avuçlarımızın arasından. Delice bir duyguyla dolup dolup taşıyorsun işte şu dere gibi...” dedi, akan suyun sesine kulak vererek.

Ben bu kadar uzun ne yazdığının merakıyla sayfayı incelerken, o başka bir kağıda uzun uzun bakıyordu.

“Merak ettin değil mi?" dedi kafasını kaldırıp. "Hı hı..." der gibi kafamı salladım. O anlatıyor, ben dinliyordum. Dilim lâl olmuştu sanki, hiç sesim çıkmıyordu.

Kocaman bir soru işareti vardı sayfada, gerisi bomboştu. Bu soru işareti de neydi ki?

“Bak!" dedi, "Neden, nasıl derken boşa geçirdiğim ömrümüm ispatıdır bu sayfa. Hayatı sorgularken, sorgulandığımın farkına varmamdır.”

Gözünden süzülen yaşları silerken, o sayfayı da bir kenara koydu ve sanırım şiirlerle dolu bir sayfa aldı eline.

“Kendi şiirim bile üç beş satırdan ibaret, üstelik tek okuyucusu da bendim” dedi tebessüm ederek.

Tam “Olsun ben okurum onları” diye elimi uzatacaktım ki, başka bir sayfa uzattı titreyen elleriyle. Bu bir hikayeye benziyordu.

“İşte!" dedi, "İşte benim asıl hikayem bu. Bir vardım, bir yokum. Koca ömrümü bir sayfaya sığdırdım. Kelimeler mi beni, ben mi kelimeleri yazdım bilmem. Ama bildiğim bir şey var ki o da hayatının bir sayfaya sığacak kadar kısa olması.” diyerek kafasını önüne eğdi. "Üzülme..." diyerek elimi omuzuna koydum, "Üzülme…"

Ve son bir sayfa kalmıştı elinde.

“Bu nedir biliyor musun?” dedi. “Bu benim son sayfam. Bunu ben gittikten sonra okursun. Son sayfamla ilk sayfam sen de kalsın” deyip, alel acele toparladığı sayfaları gelişi güzel yerleştirdi rengi solmuş heybesine.

“Vakit geldi" dedi, "gitme vakti geldi..."

Daha adını bile bilmediğim, hiç tanımadığım bu yabancıya tam kal diyecektim ki, kağıtları elime tutuşturarak, “Unutma, hayat bu iki sayfadan ibaret. Arada kalanlar ise boşa geçirdiğin ömrün.” diyerek hızla uzaklaştı yanımdan.

Arkasından bakakaldım öylece, bir hoşça kal bile diyememiştim.

O bilinmezliğe doğru giderken ben de elime tutuşturduğu sayfalara baktım hemen merakla.

İlk sayfada kocaman bir “Merhaba” yazıyordu. Doğduğum günkü gibi tertemiz demişti.

Sonra ikinci sayfaya baktım bomboştu. En altında ise kısa bir not vardı.

"Hoşça kal..." yazmıştı el yazısı ile. Ve şöyle devam ediyordu:

“Bu benim kitabımın son sayfası, tıpkı ilk sayfam gibi. Ömrümün sonu da doğduğum gün gibi tertemiz olsun istedim. Ve geldiğim gibi geri dönüyorum. Öyle temiz, öyle saf ve yalnız.

Hoşça kal…”

 

Yüreğimi sızlatan bu satırlardan sonra kafamı kaldırıp onu aradım. Ama kaybolmuştu gözden. Daha kim olduğunu bile soramamıştım oysa. Kalakaldım öylece bir dere kenarında elimde iki boş sayfa ile…

 

Neden bilmiyorum ama koşmaya başladım suyun geldiği yöne doğru hızlıca. Belki yetişirim diye daha da hızlı koşuyordum. Yetişirim de bütün bunların ne anlama geldiğini sorarım diyordum. Nefesimin sesi rüzgara karışıyordu. Kalbim sanki benden önce koşuyordu da ben ona yetişmeye çalışıyor gibiydim. Derken bir şeye takıldığımı  fark ettim ve aşağı doğru boşlukta düşmeye başladım. Sanki bir uçurumdan düşüyordum, elimdeki sayfalar uçuşmaya başlamıştı ve ben onları havada yakalamaya çalışıyordum. Kulaklarımı sağır edercesine duyduğum büyük bir gürültüyle beraber yere düşerken o iki sayfa da üzerime doğru geliyordu. Kalbimin sıkıştığını hissettim.

Gökyüzüne bakınca fark ettim ki, elimi uzatacak kadar yakındım bulutlara. Rüzgara karışmış kelimeler yağıyordu yağmur misali üzerime. Yakalamaya çalışıyordum her bir harfi ama nafile. O şekil şekil harflerin altında çırpınıyordum. Yorulmuştum artık, gözlerim de kapanıyordu yavaş yavaş. Sanki gökyüzündeki bulut üzerime düşmüş ve ben altında kalmıştım. Gücüm bitene kadar kurtulmaya çalıştım. Ama olmuyordu işte.

Sonrası ise koyu bir karanlık.

Ne kadar vakit geçti bilmiyorum ama duyduğum hüzün ve üzüntüyle birden irkildim ve kendime geldim.

Kafamı kaldırdım sağa sola baktım. Ne o dere ne de harfler vardı.

"Ne oluyor yoksa bütün bunlar rüya mı idi?" Odamdaydım ve masanın başında yazdığım kitabın sayfaları arasında uyuya kalmıştım. Açık kalan camdan içeri yağmur giriyordu. Rüzgarın sesi kulaklarımı tırmalıyordu. Sayfaların bazıları ise ıslanmıştı. Hemen telaşla onları toparlamaya başlamıştım ki, o iki sayfa geldi aklıma. Bu nasıl bir rüyaydı? Rüyamda gördüğüm yabancı da kimdi? Peki ya o yazılanların mânâları neydi?

Bütün bu düşüncelerin arasında günlerdir yazdığım kitabı bitirmek için gece gündüz boşa geçirdiğim zamanlar geldi aklıma. Belki de gördüğüm bu rüya hayatın ta kendisi idi. Ve bana ondan ders çıkarmam gerektiğini anlatıyordu.

Benim için aylardan da uzun geçen bu gecenin ardından, günlerce bu rüyayı düşündüm ve kendime gelir gelmez, aklımdaki o son satırları tekrarlayıp durdum hep. İşte onlar, o satırlar kitabımın son cümleleri oldu…

 

Ey hayat! Görüyor musun, ben seni yazayım derken, sen beni çoktan kaleme almışsın bile. Söyle benim sayfalarımda ne yazıyor sana dair? Hangi beni yazdın satırlara? Sen yazdın da yazmasına ben seni nasıl okuyamadım.? Bak ben de son sayfamı boş bırakıyorum tıpkı sen gibi.

Doğduğum gün gibi, tertemiz kalsın diye…

Ama ben veda etmiyorum, kim bilir belki de kağıtlarda değil de yüreklerde yer edinirim diye.

Bu da benim kitabım olsun hayata dair. Her sayfası ben, son sayfası sen…

Okuyanlar hayatı, hayatlar okunmayı bekliyor bir köşede. Yaşanmışlıkların kitabı olsun hatıralar taşısın dünden.

Kimi kalem bulur yazar kağıda, kimi bakışlarıyla döker buluta, yağmur olsun yağsın diye kelimeleri.

 

Ey hayat! Bu da senin kitabın olsun bana dair. Her sayfası sen, son sayfası ise sende saklı olan ben…

Etiketler
hayat Kitap Rüya Yaşam okumak hoşçakal

Yazar Hakkında

Fadime Çetinkaya

Okumak zaman ister, yazmak ise dolu bir yürek... Ben ise okudukça yazanlardanım...

Yorumlar

  • 0 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap