İnsanın ve Devletin Fetreti: "Hakkınca Yapmamak!"
- Hasan Kocapınar
- 8 Ara 2019 - 12:53
- 4 dk okuma süresi
- -
- 0
Zamanında Viyana kapılarına dayanan bir milletin evlatlarına merhaba. Bu arada kapılarına dayandığımız Viyana'nın kapılarına şöyle bir yaslanıp geri mi geldik sadece, yoksa Belgrad'a kadar gerisin geriye kaçtık mı? Aslında her iki durumda değişik bakış açılarına göre doğru. Zira Viyana kapılarını, palanka palanka aşıp tam iki kez aşındırdık ama ilkinde olan taktiksel geri çekilme, ikinci kuşatmada bir bozguna dönüştü. Peki,ne oldu da devrin padişahı Avcı Mehmet' in büyük dedesi Sultan Süleyman'ın karşısına çıkamayan Habsburglar ve büyük amcası maktul Sultan Genç Osman'ın önünde diz çöken Lehler birlik olup sayıları yüz binleri aşan devrin en kudretli ordusunu hallaç pamuğuna çevirebildi.?
Kimisi Lehlerin önünü alamayan ve genel kanaate göre bilerek Leh-Hussar saldırısını engellemeyen Kırım Hanına faturayı keser, kimisi ise kuşatmayı yavaştan alıp Viyana'nın zarar görmesini istemeyen Merzifonlu Kara Mustafa Paşa' ya. Görünen o ki haklılar da kızmakta; nitekim Osmanlı vakanüvistlerince de olayın sorumluluğu bu iki kudret sahibi insana yıkılır. Ama şunu da düşünmek lazım, koca bir bozgun sadece iki kişiye mi mal edilmeli? Buna tarih karar versin. Bugün yüzyıllar öncesinde yaşamış iki insanı, gıyabında yargılayıp zihinlerinize suçlu olarak kabul ettirmeye çalışacak değilim. Farklı bir meselesi var bugünün. Daha büyük bir meselesi. İşini hakkıyla yapmayan ya da yapamayan insanların, nelere sebep olabileceğini tarihin içinden anlamaya çalışmak.
Viyana Bozgunu'nun ve bozgunla beraber adı anılan Avcı Mehmet'in de saltanatının biraz gerisine gidelim. Şu has odayı samur kürkle donatan babası, namı diğer Deli İbrahim'in dönemine. Bağdat ve Revan fatihi abisi Sultan Murat'ın demir pençesinde isyanların yerini esenliğe bıraktığı devrin devamında, Sultan İbrahim'e dünyanın en kuvvetli ve zengin devleti miras kalır. Ölüm korkusuyla tabiatı bozulan ve doğuştan mülayim hali yerini sinir nöbetlerinden muzdarip bir akıl hastası haline bırakan Sultan İbrahim, saltanat yükün altında ezilir. Zamanla gelişen fevri hareketlerine sözde derman olan Cinci nam Hoca müsveddesini hizmetine alır. Hasta padişahtan yüz bulan bu sahtekar da zaten sultanın büyük validesi Safiye Sultan zamanında saray halkının, ulemanın ve ordunun bünyesine giren rüşvet illetini yeniden hortlatır. Tahsilsiz, liyakatsiz ve ehliyetsiz Cinci Hoca zaman içinde kazasker makamına getirilir ve ulemanın bütün atamaları bu şahsın tekeline bırakılır. Devamında ise rüşvetle makama gelen kadılar, musaipler, subaşılar, sancak beyleri, beylerbeyleri ve kubbe vezirleri ve daha nice makam sahibi zat rüşvet almak ve vermek suretiyle nizamı bozar. Sonrasında Cinci Hoca'nın devri de biter tabi ve infaz edilir. Sultan İbrahim ise öncesinde hal sonrasında ise infaz edilir ve talih çocuk şehzade Mehmet'in yüzüne güler(!) bitmez ve tükenmez av tertipleriyle anılan Avcı Mehmet tahta çıkar. Avcı Mehmet devrinde, Sultan İbrahim zamanında kubbe veziri olan ve Sultan Mehmet döneminde vezir-i azam olan Köprülü Mehmet Paşa ve onun ailesinden gelen sadrazamlar, beyler ve paşalar eliyle nizam düzelir. Yıllardır alınamayan Girit feth edilir, hazine dolar ve ve bir huzur hali zuhur eder. Fakat bu seferde akrabacılık ve adam kayırma, rüşvetin yanında kendine yer edinir. Safahat devri başlar, fütuhat devrinin ise durağan hali Girit, birkaç kale ve şehir zaptı haricinde canlanmaz. Bunun yanında bilimsel ilerleme noktasında tıkanmışlık yaşanır. Bilimsel İlerlemenin, dünya çapındaki imparatorlukların ve krallıkların ordularında kendini belli ettiği bu çağda, Osmanlı ordusu bu durumdan nasibini alamaz. Fatih zamanında yüksek menzilli havan topları, yine uzun menzilli ve parça dökümlü topları kullanan, Sultan Beyazıt döneminde yivli topların ilk örneklerini bünyesine katan ve Yavuz dönemine gelindiğinde hem tüfek teknolojisi hem de savaş topu teknolojisi ve kaliteli barut imalatında dünya devi olan bir devletin ordusu, Avcı Mehmet döneminde her şeye rağmen yine de kudretliyken artık askeri teknoloji bakımından öncül değil, takipçi bir konuma düşer. Öncül durumdan takipçi durumuna düşen bir ordu da yenilmeye mahkumdur ve yenilir de. Yüzyıllardır Avrupa, Safevi ve Mısır-Kölemen ordularına diz çöktüren bu ordu daha önce de mağlup olur. Fakat hiçbir yenilgisi ardı ardına silsile şeklinde bir sonraki yenilgiyi Viyana bozgununda olduğu gibi devamında getirmemiştir.
Peki, bu yenilgiden bizim payımıza düşen ne? Devlet adamlarını eleştirmek mi, kalıp tespitleri tekraren yapmak mı, yoksa bu yenilgiden bize geçen yüzyılların varislerine düşen ders çıkarmak mı? Tamamen bilimsel bir makale yazmış olsaydım, kaynakça eklentileriyle ve akademik bir üslupla kalıp tespitler yapardım. Eğer kahvehane ortamında vakit geçiren Muhteşem yüzyılın sadık izleyicisi olsaydım devlet adamlarına olur olmaz, mantıktan ve izandan yoksun bir şekilde sallardım. Ama bir derdim var arkadaşlar. Yazdığım satırları okuyanlar! Ne zaman işin magazin kısmını bırakıp tarihten ders çıkaracağız? Geçmişe, bugüne ve geleceğe tarihi olayların ders niteliğindeki kısımlarıyla ışık tutacağız?Ne zaman bize verilen sorumluluğu hakkınca taşıyacağız? Ne zaman meşgul olduğumuz işi hakkıyla yapacağız? Ne zaman yeni Endülüs olup hakkın ve bilimin yer yüzündeki gölgesi olup hakikati haykıracağız?
Yeni bozgunlar, yeni ricatlar , yeni işgaller, yeni soykırımlar ve dahası...
Bir fiilin ve ondan önceki zarfın yokluğunda kapıda. Eğer hakkı gözetmez ve hakkınca yapmazsak işimizi, gereğince yüklenmezsek bu sorumluluğu, Deli İbrahimler de çok Cinci Hocalar da... Emin olun, bitmeyecekler de!
Yükümüzü hakkınca sırtlanmak dileğiyle....
Etiketler
Yazar Hakkında
Hasan Kocapınar
Amatör ruhla yazılar yazan biri.
Yorumlar