Hocalı Hâlâ Ağlıyor Duyuyor muyuz?
- Esra Çakan
- 27 Şub 2017 - 04:01
- 7 dk okuma süresi
- -
- 0
Bundan yıllar önce idi ama taş devrinde de değildi. Tarih 25-26 Şubat 1992, yani teknoloji yeterince gelişmiş, uçak ve motorlu taşıtlar icat edilmiş ve telefon, bilgisayar gibi iletişim cihazları insanlar arası iletişimde kullanılmaya başlanmıştı.
Ne mi diyorum?
Diyorum ki: Bu insanlar, bu bir gün bir gecede, düzenli ve hatta keyif ile edilen işkencelere maruz kalarak katledilen insanlar; marsta değillerdi, ulaşılamaz değillerdi, kurtarılamaz değillerdi. Yazık ki kaçmalarına bile izin verilmedi. Geçtim BM’yi, Batılı devletleri, bilmem ne komisyon ve kuruluşlarını vs Müslüman ve Türk Devletlerin de gözleri önünde katledildiler. Bütün dünya, katliama terk edilmiş bir koca kasaba dolusu insanın çaresizlik içinde kırılışını seyretti ve şuan hatırlamak istemiyor bile.
Mevzu Çarlık Rusya’nın o meşhur sıcak denizler politikasının gereği olarak çeşitli komşu devletlerde yaşayan Ermenileri getirip Türkiye Azerbaycan sınırına yerleştirmesi ve onlara ‘abilik’ yapması ile başlıyor denilebilir. Bu yerleştirilme sırasında seçilen yerlerden biri de Dağlık Karabağ idi. Hocalı bu bölge içinde bulunan stratejik bir yer. Ve Hocalı halkının tek kabahati Müslüman Türkler olarak o stratejik yerin ahalisi olmaktı.
Ermenilerin o, bir denizden bir denize Ermenistan hayali ve elbette asıl mevzu olan ve bir Ermeni gazeteci tarafından da kaydedilen (Daud Kheyriyan) ‘Haçın hatırı için’ bir gecede bir kasaba dolusu insan katledildi. Sonra elbette yüzler, milyonlar şeklinde resmi rakamlar da verildi ama ben onlarla hiç ilgilenmiyorum. Birilerince sayılmış birilerince konulmuş rakamlar hepsi benim gözümde. Gözleri bir noktaya sabitlenmiş çocuk bedenlerinden ve karnı deşilmiş hamile kadın bedenlerinden bahsetmek istiyorum. Onları hatırlayalım istiyorum. Evet içimiz yansın ve hatta uykularımız kaçsın istiyorum.
Öncelikle şunun altını çizmek lazım ki bahsedilen bölge barış içinde yaşanırken birden ani bir gece baskını yemiş bir bölge değil. Yani yaşananlar öngörülemez şeyler değildi. Kimsenin beklenmeyen bir olay karşısında hareket edemedik demeye hakkı da yok o yüzden. Hocalı zaten katliam gecesine kadar abluka altına alınmış, elektiriği suyu kesilmiş ve sık sık ateş altına alındığı için halkın artık kendilerince sığınaklar yapmaya bile başladığı bir yerdi. Artık ulaşım dahi kesilmişti ve Hocalıya sadece hava yolu ile ulaşılabilliyordu. Yani Ermenilerin buradaki insanlara huzur vermediği ve bunun böyle kalmayacağı bir sır değildi. Hocalı kurtarılmayı bekleyen insanlarla doluydu ve bu ne yazık ki olmadı.
Peki bu Ermeni işgalciler katliam sonrası yemeye yemek bulamaz duruma düştükleri için esir satıp yiyecek alacak kadar kötü durumdayken bunca ağır silah, tank, top savaş malzemesi nereden geliyordu? Tabi ki abilerinden. Tanklar Rusya tarafından temin edilmişti. O gece Hocalı Rus tankları ile Ermeni şeytanlar tarafından ezildi.
Katliamdan kurtulanların röportajları hep aynı manzarayı çiziyor. Yatış vakti ansızın gelen gürültüler ile yine bombalanmaya başlandık sanıp sığınaklara gidenler sonrasında bunun başka şey olduğunu anlıyor. Sonra Hocalı’nın çevresini dolanan bir çaydan geçip kendilerini kurtuluşa götüreceğini düşündükleri bir tepeye tırmanmaya başlıyorlar. Tuzağa doğru bir taraftan vurulup ölenleri göre göre yürüyorlar. Sonrası tam bir vahşet. Halkın o tarafa kaçacağı malum. Ve insanların o gece oradan sağ çıkmasına tahammülü yok şeytanların. Anlaşılıyor ki ağır bombardımana maruz bırakılan halkın kurtuluş umudu ile yöneleceği tek noktaya da pusu kurulmuş.
Sonrası…
Hocalı ve Ağdam arası 12 kilometrelik ormanlık bir alanı kaplayan parçalanmış, işkencelere maruz kalmış insan bedenleri… Tam bir korku filmi tam bir kabus. Gecenin sabaha bağlandığı saatlerinde korku ve dondurucu soğuk eşliğine bir şeytan ordusu ile ormanlık alanda karşılaşmak.
Sonrası vahşet…
Katliam ağız alışkanlığı bakmayın aslı soykırımdır yaşanan halin doğru tabirinin. Kaldı ki zaten amaç da katletmek değil soy kırmaktı. Sonuç olarak istediklerini de elde ettiler. Şuan o bölgede yaşayan bir tek Türk yok.
Gazeteciler yaşanan kıyımdan sonra bölgeye ancak birkaç gün sonra gelebildiler. Ve onların o gün kaydettiği fotoğraflar, videolar bugün bizim vahşetin boyutlarını idrakimizi sağlıyor. Son nefeslerini dehşet içinde verdikleri, ölü simalarında donuk halde kalmış ifadeden okunan insanlar, çocuklar… Yüzleri parçalanmış minik bedenler. Karınları parçalanmış kadınlar ve bir köşede donmuş halde bulunmuş yeni doğanlar… Çalılıklara takılmış uzuvlar. İnsan bu fotoğrafları ilk gördüğü an aç bir vahşi hayvan sürüsü saldırmış zannına kapılıyor. Yakın mesafeden ağır silahlarla vurulduğu için özellikle kafa kısımları parçalanmış bedenlerin görsellerini görünce evet deniliyor bunu ancak şeytanlaşmış bir insan yapabilir.
Vahşetin yaşandığı bölgeye gelen gazetecilerden biri yanında duran fotoğrafçı arkadaşının gördükleri karşısında donup kaldığını ve fotoğraf çekebilmesi için onu bedenlere doğru itmek zorunda kaldığını anlatıyor.
Ermeni gazeteci Daud Kheyriyn ise çok daha feci bir şahitliği yazıya döküyor For The Sake Of Cros (Haçın Hatırı İçin) adlı kitabında. Diyor ki, ”Gaflan denilen ve ölülerin yakılması ile görevli Ermeni bir grup Hocalının bir kilometre dışında kamyonlarla en az 100 Azerbaycan Türkü ölüsü getirdi. Son kamyonda 10 yaşlarında bir kız çocuğu gördüm. Başından ve elinden yaralıydı, yüzü mosmordu. Soğuğa, açlığa ve yaralarına rağmen hala yaşıyordu. Çok zor nefes alıyordu. Gözlerinde ölüm korkusu vardı. Sonra bir Ermeni tuttuğu gibi onu da diğer cesetlerin üstüne fırlattı. Sonra cesetleri yaktılar. Bana sanki yanmakta olan ölü bedenler arasından bir çığlık işittim gibi geldi. Yapabileceğim bir şey yoktu.” Sanırım bunun üzerine söz söylenmemeli.
Vahşetin sonrasına tanıklık eden herkesin söylediği ortak cümleler; kesik başlar, derisi yüzülmüş bedenler ve tırnakları sökülmüş, işkencelerle öldürülmüş yaşlılar, gençler ve çocuklar.
Bunları yazarken bir tarafımda fotoğraflar var. Gördükçe ifade etmek güçleşiyor. Yazdıklarımı siliyorum. Çünkü hiçbir kelime gördüklerimi izahta yeterli olmuyor. Ormana dağılmış delik deşik bedenler. Sonrasında annesiz kalmış çocuklar çocuklarını yitirmiş anneler… Yok sanırım yeterince anlatamayacağım bu kısmı.
Peki ya sonra…
Vahşilik nöbetlerini geçirmiş ve tatmin olmuş yaratıklar gibi bir köşeye çekilmeleri beklenen Ermeni işgalciler bunu bir zafer olarak görüp kutlamalar yapıyor. Belki bunu izlemeseydim inanamazdım. Ama gerçekten keyifleri her hallerinden akıyor. Röportajlar da vermişler hatta. Daha bir kaç gün evvel masum bebekleri insanları parçalayan vahşiler değil onlar, ülkelerini düşmanlara karşı savunup kazanan muzaffer askerler gibi hepsi. Nasıl bir ruh hali diye birçok defa başa alıp durdurup izliyorum. Ama tek bir donuk bakış tek bir anormal hal yok üzerlerinde. Ne biçim bir olağan görme halidir bu diyerek ürperiyor insan.
Şuan Karabağ hala Ermeni işgali altında ve Hocalının ismi Ermeni istilacılar tarafından değiştirilmiş durumda. Daha acısı ise Hocalı’da katledilen ve sürülen insanlardan kalan yerlerde şuan işgalci Ermenilerin yaşıyor olması. Nasıl böyle bir mazinin üstünde yaşayabildiklerini ben bile sormam artık.
İşte bu ay ve bu günler yıllar evvel bir kasaba dolusu insanın çığlıkları ile altında bulundukları göğü inlettiği günler. Ve bu ay, bu günler bir kasaba dolusu insanın göz yaşları ile kanları ile altlarında bulunan buzlaşmış toprağı erittiği günler. İşte yine sessiz sedasız gelip geçtiler önümüzden, bir kağıt parçası gibi kesilip biçilmiş, cansız bir eşya gibi oyulmuş, en iyi ihtimalle kurşuna dizilmiş naaşlar. Anlamadık yahut anlamazdan geldik. Hafif haber değeri taşıyan ve belki en fazla birer belgesel ile bir iki program ile yad edilen mevzu oldular. Ama yara açık, ama vatanlarını yurtlarını özleyenler var. Ama yitirdiklerinin hatıraları içinde katillerinin barınıyor olmasını hazmedemeyenler var. Hala kayıplarının yolunu gözleyenler var. İşte biz de her sene var diyoruz. O kadar.
Son olarak diyorum ki:Dünya üzerinde hala geçer akçe olan bu haçlı zihniyeti tahtında oldukça, bunca zulmün derdine düşebilecek, bizi dert edinebilecek, bizden başka kimselerin varlığını umut etmek, kargayı, götüreceği istikameti bile bile kılavuz tayin etmektir. Yani dünya neden sessiz, falanca neden bir şey demiyor şeklindeki serzenişler cidden artık karşılıksız ve son derece gereksiz.
Türkiye’nin, ezilmekten kafasını kaldıramayan tüm Müslümanların son umudu olduğunu, Türk-İslam davasının da tutunacak son dalı olduğunu yıllar önce anlayan Dünyanın, o bizim seslene durduğumuz kısmının başka meşgulyetleri var. Çorap örmekle meşgul büyük kısmı.Bizler ise, bir dönem Avrupa birliği diye tepinip nasıl yaransak da kabulü sağlasak derdiyle üç maymunu oynayarak zaman öldürdük, şimdi ise sürekli kendimizle didişip durmak halindeyiz. Önümüze bir resim çiziyorlar ve bıkana kadar ağzımıza sakız ediyoruz. O kadar iyi biliniyor ki işaret edilene bakmaktan, işaret edenle ilgilenmeyecek kimselerin her daim mevcut olduğu artık kendilerini gizlemeye dahi gerek duymuyorlar. Bu esnada da köpeksiz köyde değneksiz dolanıp yine burnumuzun dibinde şanlı(!) katliam tarihlerine yenilerini eklemekte zerrece zorlanmıyorlar. Sadece maşalar değişiyor tutanlar daima aynı. Hatta gözlerin bağlanması için ellere tutuşturulan kumaşların türü bile aynı. Hal böyle iken hala ‘orada ne işimiz var’ soruları eşliğinde geyik muhabbeti döndüren insanların yarın da şimdiki zamanımızda olanlar için belirli bir gün ve hafta belirleyip yas tutacağını bilmek rahatlatsa mı acaba içimizi?
Etiketler
Yazar Hakkında
Esra Çakan
Laf söyleyen balkabağı
Yorumlar