Öykü

Hikmetli Dağ

  • 6 dk okuma süresi
  • -
  • 3
Hikmetli Dağ

Yürüme hızından biraz daha hızlı adımlarla, arada bir de arkasına bakarak ilerliyordu. Güneş son kızıllıklarını da şehrin yüksek binalarına bırakarak kaybolmak üzereydi. Etrafına iyice baktı ve kimsenin olmadığını iyice tetkik ettikten sonra bir köşeye çekilip dizlerinin üstüne çöktü, alnını yapıştırdığı iki dizine iyice dayandı ve iki eliyle de kafasını örterek hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Evden buraya kadar gelirken tek bir şey dahi düşünmemişti. Şu anda iki gözü iki çeşme misali ağlaması dahi bir şeye kızgınlığından değildi. Sadece ağlıyordu ve ağlamasını arttıran neden yaşadıkları değil de sanki etrafın sakin olmasıydı. Bu sakinliği adeta fırsat bilip içindeki bütün birikimleri gözyaşlarıyla temizlemekten başka çaresi yoktu. Ancak arada bir bu kimsesiz ortamın devamlılığını teyit etmek için kafasını kaldırıp bir iki saniye etrafa bakıyordu. Kimsenin olmadığını görmesi üzerine ağlamasına kaldığı yerden devam ediyordu. Ne kadar zamandır ağladığını hesaplayamamıştı. Gerçi böyle bir derdi de yoktu ama yine de düşünmeden edemedi. Acaba ne kadar zamandır burada öylece ağlıyordu? Biraz daha düşündü ama tahmin edemedi. Sonra iki elini de hafifçe kafasından kaldırdı ve aynı anda sırtını iyice geriye yaslayıp, kafasını gökyüzüne çevirip, gözlerini sonsuz karanlığa dikti. Boşta kalan iki elini de üst üste koyup iyice karın boşluğuna sıkıştırmasıyla birlikte kendisini tamamen sessizliğin ve uçsuz bucaksız karanlığın ihtişamına bırakarak öylece bakakaldı gökyüzüne. Baktı. baktı, baktı...

 Artık hiçbir şey hissetmiyordu. Derken uzaklardan gelen tatlı ve tanıdık bir sesin ona bir şeyler söylediğini sezdi.

"Hikmet! Hikmet, hadi benim güzel oğlum bak güneş doğmak üzere, herkes işine gücüne gitti. Köyde çayıra gitmeyen hayvan kalmadı oğlum. Hadi benim güzel oğlum."

"Beş dakika daha uyuyayım güzel anam ne olur? Beş dakika daha."

"Olmaz güzel oğlum, bak herkes hayvanlarını çayıra saldı, bir bizimkiler kaldı. Sonra, Hikmet koca adam olmuş ama daha ağıldaki hayvanlarına bile bakamıyor diye laf söz etmezler mi? Hem bak sen böyle edersen kimse kız bile vermez sana," deyip sonsuz ana şevkati ve hüznüyle harmanlanmış bir tebessüm atıp, "Şimdi ben sana yiyecek bir şeyler hazırlamaya gidiyorum. Sen de çabucak hazırlan ve gel." deyip çok çalışmaktan kireç tutmuş bacaklarının, beş dakika daha otur diyen feryatlarına pek de aldırış etmeden kalkıp gitti.

Hikmet de bu arada yataktan doğrulup gözlerini iyice ovduktan sonra iki kolunu da olabildiğince yan taraflarına doğru gerip uzunca esnemeye başladı. Ancak birdenbire iki kolu ve ağzı açık bir şekilde olduğu gibi kalakaldı. Evet, Hikmet gördüğü rüyayı yeni yeni idrak etmeye başladı ve yanlara doğru açık olan iki kolunu da ön tarafta birleştirerek avucunu açtı ve kafasını da duvarda asılı olan Kuran-ı Kerim’e çevirerek,

"Allah’ım sana sonsuz şükürler olsun."

diye avazı çıktığı kadar bağırmak istemesine rağmen kısık bir sesle dün gece kendisinden, yalnız kalamamasından ve insanların yanında da ağlayamayacağından ama ağlamadan da içindeki bu sıkıntılarının dinmeyeceğinden, bari rüyamda dilediğimce ağlayayım, diye dua ettiği Rabbi’ne teşekkürlerini iletti. Yavaşça yatağından çıkıp, göz ucuyla da kardeşlerinin uyanıp uyanmadığını kontrol ettikten sonra kıyafetlerini giydi ve annesinin kendisine hazırladığı az masraflı ama çok maneviyatlı sofraya oturup, birkaç bir sey yedikten sonra hızlıca kalkt, kilere gidip iki tas tuzu ceplerine doldurdu ve ağılın yolunu tuttu.

Güneş neredeyse doğmak üzereydi. Ağılın kapısını hızlıca açtı ve aynı hızda iki üç adım geri gidip elinde bulundurduğu uzun sopasıyla koyunları saymaya başladı. Sayma işini akşam koyunları ağıla koyarken de yapmasına rağmen ne olur ne olmaz deyip sabahları da hayvanları saymayı ihmal etmemeye özen gösterirdi. Bu arada koyunlar da başta keçiler olmak üzere adeta müebbet yemiş bir mahkumun hapisten firar etmesi gibi ağıldan ayrılıyordu. Nihayet sayma işi bitti ve iki üç günde bir mutlaka tekrarladığı gibi o gün de ağıldan biraz uzak olan zemini düz zeminli ve geniş çaplı taşlara olabildiğince hızlı hareketlerle cebinden çıkardığı tuzu serpip başka taşlara geçiyordu. Ondan da diğerine...

Koyunlar ise Hikmet'in taş değiştirmesiyle üzerinde tuz yaladıkları taşı bırakıp, onar on beşer Hikmet'in üstüne doğru koşuyorlardı. Hikmet de gayet rahatsız bir surat ifadesiyle hayvanlara bakıp,

"Arkadaş! Babam yemeğin tuzu iki gram fazla gelir diye anama demediğini bırakmazdı. Bunlar da tuz için neredeyse birbirini yiyecekler." deyip kafasını yana doğru çevirse de koyunları bahane edipte babasına kızamadı. Çünkü onu daha yeni kaybetmişti.

Babası oldukça sinirli ve çocuklarına sevgisini hiç belli etmeyen birisiydi. Hikmet babasından doya doya sevgi tatmamıştı ama yine de onun babasıydı ve gidişi Hikmet'i, annesini ve daha çok küçük iki kardeşini sahtekarlarla ve vicdansızlarla dolu olan köyde savunmasız bırakmıştı. Hikmet iyice içerlenmişti ki tuz yeme çabasından birbiriyle kapışan ve birbirlerini sürükleyip Hikmet'e çarpan koyunların etkisiyle irkildiği gibi annesi ve kardeşleri için daima dik ve güçlü durmasını gerektiğini hatırlayıp koyunları sürmeye başladı. Önündeki küçük yokuşu geçip bir tepeye ulaştı.

Tepeye çıktığında güneş artık tüm sıcaklığıyla kendisine kucak açıyordu. Güneşin bu sıcaklığına karşılık mahiyette güneşe bir gülümseme atıp arkasını döndü ve dönmesiyle birlikte yüzündeki gülümseme yavaş yavaş sönüp yerini şaşkınlık ve hayrete bıraktı. Aslında gördüğü şey hemen hemen her gün, hem kendisi hem de başkaları tarafından görülen bir şeydi. Evet, gördüğü Hikmetli Dağ’dan başka bir şey değildi. Ancak bu günkü bakışları hiçbir günkü gibi değildi. Baktı baktı ve evet Hikmetli Dağ'ın karı göbek göbek açılan kara parçalarından da anlaşılacağı gibi artık iyice erimişti. Sonra birden o kış aylarına gitti aklı. O zaman da bakardı Hikmetli Dağ'a. Zaten dağ köyün bir çok noktasından görünen bir yerde ve yükseklikteydi. Yani anlaşılacağı üzere bunca insanın gözünün önündeydi. Ancak görmek için sadece bir çift göze ihtiyaç olmadığını anladı Hikmet.

"Vay be!" dedi kafasını bir öne bir geriye doğru hareket ettirerek. 

"Vay be Hikmetli Dağ, ben de ya burada büyük bir evliya yaşar ya da bu dağın en tepesine çıkan bir çok şeyin sırrına vakıf olur, diye sana Hikmetli Dağ dediklerini düşünürdüm. Halbuki sen sadece duruşunla bile bana dedin ki: "Bak evlat kış aylarını hatırlarsan üzerimde tahmin edemeyeceğin kadar kar vardı. Ve bu kar öyle soğuk dereceye ulaşırdı ki kurt, tilki dahi beni kendisine mesken etmezdi. Yapayanlız bir şekilde bütün bir kışı geçirdim. Şu an misafirliğime gelsen göreceksin ki eriyen karların yerinde rengarenk çiçekler açmakta. Dahi yüreği bir tül kadar hafif tavşandan tut da korkusuzluğuyla nam salmış kurtlar sırtını bana yaslayıp uyumakta. Anlayacağın evlat, ben dün o kara boyun eğmeseydim, bu gün ne bir çiçek açar ne de tek bir mahlukata mesken olabilirdim".

Hikmet hafifçe boynunu eğip, "Bunca zamandır nasıl olur da seni görmedim?" deyip iç çekerken birden,

"Hikmet! Hikmet!"

diye birisinin kendisine bağırdığını işitti ve sesin geldiği tarafa doğru baktı. Gözlerini biraz kısarak ve sol elini güneşe siper ederek doğu tarafına baktı. Bağıran kişinin kim olduğunu anlamaya çalıştı. Biraz baktıktan sonra, kendisine üç beden büyük kabanı ve soba borusundan çıkan dumanla eş değer sayabileceğimiz tütününün dumanıyla bu bağıran arkadaşı Kasımdan başkası değildi.

"Hikmet! Hikmet! Beni de bekle. Ne bu acelen?"

diye bir yandan bağırıp bir yandan da hızlıca koyunlarını sürüyordu Kasım.

"Ne var be sabah sabah Hikmet Hikmet Hikmet?"

diye karşılık verirken birden kendisinin adının da Hikmet olduğunu hatırladı ve ses tonunu iyice düşürerek başını tekrar öne eğip,

"Cansız bir dağda bile bakıldı mı ne kadar hikmet varken, acaba bu muazzam şekilde yaratılmış bedende nice Hikmetler var?" deyip biraz utangaç ve bir o kadar da sevinçli gözlerle Hikmetli Dağ’ bakıp,

"Eyvallah..." dedi. 

Etiketler
hasret halvet Teslimiyet hhikmet

Yazar Hakkında

Mehmet ÇAKAR

Ben Mehmet ÇAKAR. Kendimle ilgili başka şeyler öğrendiğimde mutlaka sizlere de söyleyeceğim.

Yorumlar

  • 3 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap