Gitme Anne! Geri Dön!
- Kadriye İkiz
- 6 Oca 2018 - 22:10
- 5 dk okuma süresi
- -
- 0
“Rüyalar..” der psikoloji, “..kişinin gün içinde yaşadığı ve etkilendiği olayların yansıması olabilir.” Bilinçli olarak algılamasak da mutlaka uyarıların tümünü duyusal bellekle içeri alırız; seçici dikkatle kimini bilince göndeririz, kimini eleriz. Ama bu duyu alanına girmediği anlamına gelmez. Hiç tanımıyorum, bir kez bile görmedim, dediğiniz insanları rüyanızda gördüğünüz oldu mu? Benim oldu. İşte onlar duyusal belleğin gördüğü, kısa süreli belleğinse algı sürecine katmadığı verilerdir. “Ya da bilinçaltında baskı yapan istek ve ihtiyaçların doyum aracı olarak kullanılmasıdır rüyalar.” Bir nevi duygusal boşaltım aracı. Ellerinizin uzanmadığı, özlediğiniz biriyle rüyanızda buluştunuz mu? Eksik kalan yaşantılarınızı tamamladınız mı peki? Birinin yüzüne söyleyemediğiniz hislerinizi, rüyanızda onlarca kez dile getirdiniz mi? Yine evet. İşte bunlar benliğin rahatlaması için rüyalara yansıyanlardır.
Bizse rüyada değildik. Her şey gerçekti, dünyadaydık. Uğruna savaşları bir türlü bitiremediğimiz, mavisinin dahi kararmaya yüz tuttuğu o ekseni eğik elipste. Uyanık olduğumuzu teyit etmek için çimdik atsak, canımız yanardı. Kudüs’e sahip çıkmak ve onun sesi olmak istiyorduk: “Kardeşlerinizden Mesaj Var!” diye haykırmıştık ağlaya ağlaya. “Kardeşlerimiz..” demiştik, “..onlara seslenin, bu kez yakındalar. Ve bize, hiçbir zaman varlığını tam gösterememiş bizlere, desteğe ihtiyaçları var.” Belki biz de sahteydik ama Kudüs, en gerçek olandı. Ümmetin gerçeği, kuşların kanatlarına yön verdiği, en öz ve en gür olması gereken…
İnsanların, gözlerinin önündekini göremediği zamanlara ait bir rüya bu. Senaryo yazılmış, bense yanan bir yürek, yalnızca başrol oyuncusuyum.
Önce üç kişi, bir arkadaşı ziyarete gidiyoruz. Girdiğimiz ev tanıdık değil ama yabancılık çekmiyoruz, bizdenmiş gibi. Sonra ev sahibi gidiyor, kolunda yaşlı bir teyze ile geri dönüyor. Bir anneanne o. Annelerin annesi. Yüzümüze bakmıyor hiç, başını kaldırmıyor. Öyle temiz, öyle yaralı ki.. Küskün, kırılgan, acılar içinde. Kaldırıyor başını ve konuşmaya başlıyor. “Ne yapıyorsunuz siz burada. Kalkıp bir şeyler yapsanıza artık. Neden boş duruyorsunuz?” diyor. Gözlerindeki ifade, beni bitiriyor. Sonra bir mani söylüyor. Duyamıyor, tekrarlamasını istiyorum. Yüzüme bile bakmadan çekip gidiyor. Söylediklerini anlamıyor ama hissediyorum, içim acıyor. Biz aynı odadayız, o hole geçiyor. İnce uzun bir alana. Ben onu görebilecek konumdayım, kapının holle birleştiği yerde. İleride duruyor ve gözlerime bakıyor. Bir anda oynamaya başlıyor. Şaşkınlıktan küçük dilimi yutabilirim. Oynaması değil şaşırtıcı olan, yüzündeki ifadenin gram değişmemiş olmasına rağmen vücudunun ahengi. Yüzünde yas, bedeninde düğün var. Hemen arkadaşlarıma sesleniyorum. “Hey, baksanıza!” Yüzüme bakıyor ama kıpırdamıyorlar. Tekrar bağırıyorum, bakıyor ama görmüyorlar. Sanki hiç yoklarmış gibi, sanki yokmuşum gibi hissediyorum. Yönümü yine ona, yaşlı anneye çeviriyorum. Başı kapalı bir kız geliyor o anda, canlı yayın yapıyor olmalı, sürekli ekrana bakıp gülüyor. Çok şiddetli bir gürültü var, diskodayız sanki. Şu ruhun gıdası denen müzikler var ya, onlardan çalıyorlar. Ruhumuzu çalkalaya çalkalaya yerle bir ettiğimiz şarkılardan. Tutuyor teyzenin kolundan ve beraber oynuyorlar. Sonra ardından bir sürü insan daha. Öylece geçiyorlar yanımdan, teyzeyi de götürüyorlar. Bakışlarını unutamıyorum.. O gidiyor ve biz iki kişi kalıyoruz. O gidiyor ve eksiliyoruz. Onun geçtiği holden geçiyorum ve başka bir oda çarpıyor gözüme. Uzunca bir masa var, üzerinde bir sürü yemek. Kutlama yapılacak olmalı, belki de Noel akşamıdır bu. Kapı çalıyor; bir sürü, insan kılıklı sahtelikler. Kahkahalarla masanın başına toplanıyorlar. Ben kapıdayım. İki yüzlü hepsi, bir yüzü gülerken diğeri birbirinin kuyusunu arıyor, içeri giremiyorum. Biri yaklaşıyor bana: “Kimsin?” diyor, “Git!” diyor sonra. Saat 7, artık duramıyorum. Kapıyı kapatıyorum. Arkadaşımın montu içeride kalmış. Benimki üzerimde ama ben alırım, yeniden çalıyorum kapıyı. Açıyor, içeri giriyorum. Tüm montları elliyorum, iç ceplerine dokunuyorum, belki yürek kırıntısı bulurum. İnat yapar gibi dokunuyorum hepsine, rahatlarını bozuyorum. Bulamıyor ve geri çıkıyorum. Saat 2, gece yarısı, zaman nasıl çabuk geçmiş. Ne çok aramış, ne çok beklemiş, bulamamışım. Ayakkabımın tekini de bulamıyorum. Telefonun fenerini açacağım, onu da yapamıyorum, karanlık. Arkadaşım yok, gitmiş. Beni nasıl yalnız bırakır? Korkuyorum. Bilmediğim bir şehirdeyim sanki, ama cesarettir yürümek. Çıkıyorum dışarı, yürüyorum. Sonra bir arkadaşı görüyorum, gün ışıyor birden. Yüzünde Filistinli çocuklar var, yüreğinde eli taşlı ebabiller. Onu katıyorum yoluma, bir anda nar taneleri görüyorum. Birken bin olup dağılıyorlar etrafa. Bana “Yaz!” diyor, “Susma sakın!” Tamam, diyorum; yazacağım. Sonra, onun da gitmesi gerekiyor. Ben yoluma devam ediyorum. Arabalara kafa tutuyor, aralarından geçiyorum korkusuzca. Ölmek korkutmuyor artık. İleride atlar var, kardan beyazlar ve bana doğru geliyorlar. Bense siyah atımı arıyorum, o nerede? Onu da mı alıp götürdüler anne?
Gözlerime vuruyor arabaların farları, bu ışık çok sahte, dayanamıyorum. Floresanın ışığını algılıyorum, ok gibi saplanıyor gözlerime kırılan umutlar. Doğruluyorum yatakta, yüzümde yaşlar var, ağlayarak uyuduğumu hatırlıyorum. Ve içimdeki yalnızlığın, acınınsa tarifi yok. Daha önce hiç bu kadar yanmamıştım. Sadece ağlıyorum, saatlerce ağlıyorum ama geçmiyor. Duygularımı dizginliyorum, sol beynim devreye giriyor. Rüyamın yorumunu yapıyor bana bir bir. Meslek hastalığı olsa gerek, ama kuracağı bağlantılardan korkuyorum. Yine de savunmalarım çaresiz kalıyor ve boyun eğiyorum..
“O yaşlı teyze, annelerin annesi..” diyor bilinçaltımdan bir el. “..İşte o, Kudüs’tü.” Bunu duyduğum an yüreğim hopluyor yerinden. Sus diyorum, yapma sus! “O,” diyor, “oynaya oynaya götürdüler onu siz bakarken. Yalnızca baktınız ama adım dahi atmadınız.” Hayır diyorum, yapma sus! Biz adım attık, denedik, çaba-la.. Kendime dahi savunamıyorum kendimi. “Ve sen,” diyor sonra, “..girdiğin o kalabalığın içinde yapayalnızdın.” Gerisini duymuyorum, tüm savunmalarımı koydum devreye. Egonun işlevini yapması gerek artık, devam ederse dayanamam. Hiç böyle büyük kaybetmemiştim ben. Aldılar mı onu bizden? Götürdüler mi annemizi çalgılarla? O giderken biz, Noel mi yedik baba? Çamlar devrildi mi bir bir? O yepyeni ve yakın çağlar, modern çağlar, taşa mı döndü yoksa?”
Ve ben, sadece bir gece. Yalnızca bir gece dayanamıyorum bu sahteliğe. Dünyanın gözü önünde, ona bakan ama görmeyen bir yığın, sessiz çığlıklar içinde Kudüs. Sarı kubbesinde taşıyor hüznünü, zulmün içinde, hep yalnız. Maviye çalacağı günü bekliyor. Bu acı çok fazla, kaldıramıyorum. Bilincimi kapatmalıyım artık, kaçmalıyım gerçeklerden. Göz kapaklarımı yapıştırıyorum kederle, kimse açamaz onları, uyumak için koyunları saymayı deniyorum. 1 koyun, çitten atlıyor. 2 koyun, çitten düşüyor. 3 koyun, çitten ölüyor.. Bir dakika, yanlışlık var! Baştan alalım. Başım çok ağrıyor, sözü kalmadı yüreğin. Başlamaktan korkuyorum. Gözümün önünde hep onun yüzü, gözlerimde donmuş gözleri var.
Ve bir ses yükseliyor göğün yerinden: “O, ne zaman gelir anne? O, bir daha ne zaman güler?”
Yorumlar