Söyleşi

Gamze Öğretmen ile Röportaj

  • 12 dk okuma süresi
  • -
  • 0
Gamze Öğretmen ile Röportaj

Sosyal medyada kısa zamanda elinde yazı tahtasıyla pandemi sürecinde okuldan ve derslerden uzak kalan öğrencilerine kapı kapı dolaşarak ders veren Gamze öğretmenimizin hikayesi yayılmaya başladığında, kendisini hem tanımak hem de anlamak için görüşmek istedik. Oldukça nahif ve yüce gönüllü olan saygıdeğer öğretmenimiz de bizleri kırmayarak kabul etti. Öğrencilerinin okuldan uzak kaldıkları bu dönemde bilgilerinin körelmesine gönlü razı olmayan Gamze öğretmen ile ne yaptığını, neden yaptığını ve bunun neticesinde ne gibi değişim ve gelişmeler gördüğünü konuştuk. Ayrıca eğitim, öğretim ve vicdana dair oldukça verimli bir sohbeti de sizlere sunuyoruz. Biz çok keyif almanın yanında bolca da istifade ettik. Okuyunca sizler de en az bizim kadar beğenecek ve istifade edeceksiniz. Buyrun...

 

 

-Gamze Öğretmen kimdir, bize kendinizi tanıtabilir misiniz?

-Ben Gamze Arslan. Vanlıyım, Van’da üniversite okudum ve ilk atandığım yer Van oldu. Şuan Van’ın Tuşba ilçesinde öğretmenlik yapıyorum. Pandemi sürecinde elimden geldikçe imkanı olmayan öğrencilere yardımcı olmaya çalışıyorum.

 

-Öğretmenlik hikayeniz nasıl başladı?

-Tuşba ilçesinin Tabanlı köyüne tercihen değil isteyerek atandım. Burada görevimin üçüncü yılındayım. Hocalarım sayesinde bir tohumdan bir öğretmene dönüşen ben, şimdilerde çeşit çeşit tohumlara emek veriyorum. Bir nevi öğretmenlerimden görevi teslim aldım diyebiliriz.

Eğer benim şuanki hikayemi soruyorsanız şöyle anlatayım: Bir gün Milli Eğitim'de katıldığım bir toplantıda Müdür Bey bize, çocuklara moral vermemiz ve okulların açılacağını söylememiz gerektiğini belirtti. Sonuç olarak virüsün bitme olasılığı şuan için yok. Kimse ne zaman biteceğini bilmiyor. Siz bunu çocuklara hissettirin. Gerekirse kapı kapı dolaşın, ben geldim, okullar açılacak deyin, çocuklara bizzat kendiniz not götürün diye belirtti.

Salı günü öğrencilerimin olduğu köye gittim, öğrencilerimin genel durumlarını anlamak için hazırbulunuşluk sınavı hazırlayıp dağıttım. Hani çocukların neler unuttuğunu ve hafızasında neler kaldığını teyit etmek istedim. Ben o sınav sonuçlarını gördüğümde o hissiyatı anlatamam! Çocuklar her şeyi unutmuş, bu yüzden çok üzüldüm. Bunu yapmamı aklıma getiren şey o gün, o fotokopileri verip ertesi gün gördüklerimin hüsran yaratmasıydı. Bayağı bir üzüldüm. Bunu düşününce böyle bir şey yapmak istedim.

Her gün arabayla okula giderken uzak olan öğrencilerimi de okula götürüyordum. Sonra dedim ki ha çocukları okula götürdüm, ha yazı tahtasını çocuklara getirdim, aynı şey benim için. Mesafeyi koruyarak çocuklarla evin bahçesinde bazen de kapının önünde ders yaptık. Bu şekilde çocuklardan daha fazla verim aldım.

Bazen de tahta ile dolaşmak zorunda kalıyordum. Bazıları zor değil mi diye soruyorlardı oysa biz öğrencilerle Van'da her kışı çetin geçiriyorduk. Bunun üstesinden sadece ben ve öğrencilerim tek başımıza gelmeye çalıştık. Üstesinden geldiğimi gördüğümde şu an yaptıklarım o kadar da gözüme zahmetli gelmiyor doğrusu. Çünkü kış daha çok zorluyordu beni.

En azından bir akım oldu, bir yerden başladım. Müdürümüzün sosyal medyada paylaşma amacı da aslında buydu. Örnek olsun, birileri bir şeyler yapabileceğine inansın, herkes eli kolu bağlı virüsün bitmesini beklemesin. Hepimiz fiziksel bir savaş içinde değiliz ama biyolojik bir savaş içindeyiz. Bunun yükü bu defa askeriyede değil, sağlık personellerinde. Hepimiz bekliyoruz.

 

"Sosyal hayat devam ediyorsa, mecbur eğitim de devam etmeli, diye düşünüyorum."

 

-Gamze öğretmeni salgın döneminde kapı kapı gezdiren şeyi bize anlatır mısınız?

-Aslında pandemiden dolayı okulların 21 Eylül'de açılacağını duyunca tüm gün ağladım. Eğitim imkanlarından faydalanamayan öğrencilerin geri kalması beni hepten üzmüştü. Okul dışında çoğu ailenin interneti yoktu. Kimi öğrencinin tableti yoktu, kimi ailelerin de çocuk sayısı fazla olduğundan EBA TV'de derslere yetişemiyorlardı. Ben not dağıtıyordum. Çocukların öğrendiklerini unutması ise harekete geçiren son tetikleyici unsur oldu. Bunun faturasının şu an için ne kadar ağır olduğunu bilemiyor ve göremiyoruz ama yirmi yıl sonra bunun faturasını ödeyeceğiz. Çocukların şu an yaşadığı kaybı biz yirmi yıl sonra göreceğiz. Bunun bedeli ağır olacak. Çünkü temelin ilkokulda atıldığına inanıyorum. Çocukların bu dönemde alması gereken şeyi alamaması, sonrasında neredeyse imkânsız ya da çok az telafi etme imkanı oluyor.

Eğer ben bir çocuğa ilkokul döneminde vermem gereken eğitimi vermezsem, ben bu çocuğun yirmi yıl sonraki halinden, vicdani olarak sorumlu tutuyorum kendimi. Beni harekete geçiren şey ise bu gerçekliğin farkına varmış olmam.

 

-Ailelerin bu pandemi sürecinde size yaklaşımı nasıl oldu? Sizi nasıl karşılıyorlardı?

-Başlangıçta korkularım vardı. Neticede pandemi dönemi olduğu için herkes korkuyordu. Ailelerden gelen tepkiler korktuğum gibi olmadı çok şükür. Aileler bayağı onaylıyordu yaptığım şeyi. Ders için velilerin evine ilk gittiğimde, ben direkt yazı tahtasını yola kurmuştum ve orada anlatıyordum. Bir erkek velim çıktı: "Hocam olur mu öyle şey? Buyurun eve gelin biri geçse ne der bunun için? Hiç mi evleri yok bunların da hocaları dışarıda kaldı derler." dedi. "Virüsten dolayı olmaz", dedim. "O zaman ben sizin tahtanızı taşıyayım." dedi. Bu pandemi süreci velinin de elini taşın altına koymasıyla öğretmenin değerini bir kez daha hatırlattı.

Pandemiden önce de sınıfımızda bir sınıf ortamı değil de evdeymişler gibi bir ortam vardı. O yüzden dışarıdayız, okul yok, sınıf yok, sıra yok ve burada nasıl ders yapacağız endişesine aileler de öğrencilerim de girmediler.

 

"Eğitimi ve öğretimi sadece müfredat ile sınırlı tutmamak lazım."

 

-Öğretmenin varlık alanı olan sınıfta neler oluyor? Sınıfta yapılan şeyi sadece öğretim olarak ifade etmek doğru ve yeterli olur mu?

-Sınıf tıpkı bir aile ortamı ama bireylerin eğitim ve öğretim hakkının en çok gözetildiği ve çocukların gözlerini resmi olarak eğitime açtıkları ilk kurum. Dolayısıyla burada eğitimi, öğretimi, adaleti ve anlayışı temsilen var olan biz öğretmenler daha dikkatli olmalıyız. Eğitimi ve öğretimi sadece müfredat ile sınırlı tutmamak lazım. Mesela kötü bir kelimeyi öğrencilerin kullanmasını istemiyorsak o kelimeyi söylemek yanlıştır dediğimizde bizler de tutarlı olup o kelimeyi kullanmadığımızda, çocuklardan biri kötü bir söz söylediğinde diğer arkadaşlarından uyarı alıyor. Arkadaşlarına "Öyle söyleme, öğretmen onun için ayıp bir kelime veya kötü bir kelime diyor." diyorlar. Kısacası çocuklar bizleri söylemlerimizle ve eylemlerimizle kendilerine rol model olarak görüyorlar. Bizler onların hayatını fazlasıyla şekillendiriyoruz.

-İdeal öğretmen nasıl olmalıdır? Kendinizi ideal öğretmen olarak tanımlayabilir misiniz?

-Kendimi daha çok vicdanıyla hareket eden bir öğretmen olarak tanımlıyorum. Orada tek başına bir ben bir de vicdanım kalıyor ve herkesin işini vicdanı ile yapması gerektiğini düşünüyorum. Eğer böyle olursa gerçekten bugünü de kurtaracağız yarını da kurtaracağız.

Öğretmenlik sırf para için yapılacak bir meslek değil. Siz orada iç aleminiz ile baş başa kalıyorsunuz. Sizi gören başka kimse yok. Eğer siz sınıfta vicdanınızı işin içine sokmazsanız, ben bu işi para için yapıyorum, hani param bu kadarsa ben de o kadar çalışırım derseniz, bugünün yarını ne olur acaba? Yarın bunlar önümüze çıkmayacak mı ya da herkes günübirlik düşünürse bunun yirmi veya kırk yıl sonrası ne olacak? Peki bunun ahiret boyutu ne olacak acaba? Bizler günü kurtarma derdinde olmamalıyız.

Kendi arabamla günlük otuz beş kilometre gidip geliyorum. Yarıyıl tatilinde eşimin arkadaşları gelmişti, otuz beş kilometre gidip geldiğimi, ayrıca arabanında benzinli olduğunu öğrenince bana: "Hocam bu kadar yol çok yakar, gerek var mı?" dediler. Ben de "Vallahi siz deyince gözüme çarptı yoksa ben hiç öyle düşünmemiştim, Allah bereketini veriyor." dedim.

 

"Ben hep derim, ilkokul her zaman temeldir. Eğer bir gün ben bir öğretmenle konuşmaya gittiğimde yüzüme bakmıyorsa demek ki ben yirmi yıl önce bir hata yapmışım ki şu an karşımda. Bunu herkes bu şekilde sorgulamalı..."

-Kapı kapı ailelerimize, çocuklarımıza giden bir öğretmen olarak ailelere ne tavsiye edersiniz?

-Uzaktan eğitim sürecinin bizzat sahasındayız. Bu süreç sayesinde aileler kendilerini eğitimin ortasında buluverdi. Hep deriz ya eğitim üçlü sacayağıdır, ama aileler zaman zaman bu sacayağına destek olmuyordu. Uzaktan eğitim aileyi olması gereken yere koydu. Ailelerimiz çok yorulmuş olsa da…

Okuldan çıkıp eve gidildiğinde eğer aileden kötü örnek olan birileri varsa ya da farklı ve olumsuz şekilde davranılıyorsa, anne de bu yaklaşıma dahil ise bunlar sizin anlattıklarınızla eşdeğer gitmiyorsa, çelişiyorsa sizden aldığı altı saate göre diğer on sekiz saat daha baskın gelecektir. Çünkü çocuk okulu geçici olarak görecektir halbuki her ikisi beraber yürütülmelidir. Bunu tek tarafa yıkmak yanlıştır. Eğitimi okul yapsın, öğretimi okul yapsın denildiğinde eğer ki ikisi beraber yürütülmezse, aile destek olmazsa eğitim ve öğretimde hiç kimse bir yere varamaz.

Çocuklara düzen kazandırmaya çalışıyoruz. Sınıf da bir ev ortamı gibi olduğu için -mesela ilk başlarda çalışanlarımız yoktu- gırgırı veriyordum çocukların eline, döktüğünü gırgırla diyordum. Çocuklara en azından bu şekilde davranarak onlara birer sorumluluk bilinci kazandırmaya çalışıyordum. Kimse senin arkanı toplamak zorunda değil diyordum ama bazen çocuklar "Öğretmenim annem evde topluyor." diyorlardı. Velilerle bir araya geldiğimizde ailelere çocuklara sorumluluk kazandırmaları gerektiğini söylüyorum. Bazı aileler var ki hocam ödevlerini bana yaptırıyor diyorlar, ablacığım yapma diyorum, sen bu çocuğa şu anda destek olmuyorsun, sen ona iyi bir şey vermiyorsun. Sen sadece onun bugününü kurtarıyorsun, yarın öbür gün bu çocuk yalnız kalacak, sürekli yanında olmayacaksın. Ama işte veli kıyamıyor.

Ben hep derim, ilkokul her zaman temeldir. Eğer çocuğa ilkokulda sorumluluk bilinci kazandırmazsan, çocuğun yapması gerekenlere destek olmazsan ve olmadıysan, çocuk ortaokula ve liseye geldiğinde sorumluluklarını yapmadığında, bu çocuk hiçbir şey yapamıyor, özel öğretmen tutsam bile bir faydası olmuyor, dersin. Ben de o zaman dön temeline bir bak derim. Temel atabildin mi ki bina kuruyorsun. En büyük hatamız bu. Müteahhitlerin yaptığı gibi temel atmadan bina kuruyoruz üzerine.

Öğretmen elini taşın altına koymalı ancak aile de çocuğunu okula bırakıp eti de kemiği de senin demesin. Öğretmen sadece öğretim versin dememeli. Bunun faturasını bugün öğretmen çeker evet ama yarın bir gün benden çıktı ben çekmeyeceğim demek anlamına gelmiyor. Bundan yirmi yıl sonra bir doktorun kapısını çaldığımda 'Buyurun.' diye seslenmek yerine "Ne var?" diyorsa, demek ki ben en başta bir hata yaptım ki bu durum sonradan önüme çıktı. Eğer bir gün ben bir öğretmenle konuşmaya gittiğimde yüzüme bakmıyorsa demek ki ben yirmi yıl önce bir hata yapmışım ki şu an karşımda. Bunu herkes bu şekilde sorgulamalı. Sadece öğretmenlik için demiyorum, her alanda her kişi için geçerli dediklerim. Bir gün muhakkak önümüze çıkacaktır. Senin burada yaptığın bir hata ileride senin önüne çıkmazsa başkasının önüne çıkacaktır diye düşünüyorum.

"Eğitimde yirmi yıl sonrasını düşünmezsek, bunun zararını sadece biz değil, çocuklarımız değil, tüm dünya ve insanlık görür..."

 

Bugün yaptığımız herhangi bir hata önümüzdeki sürede karşımıza çıkacaktır. Bu yüzden günü kurtarma derdinde olmamalıyız. Bugün bunu çok düşündüm. Mesela Kurtuluş Savaşı'na giden askerler döneceklerine inanmadan gittiler. Onlar ne için gittiler? Biz bağımsız bir ülke olmalıyız, geleceği kurtarmalıyız, geleceğe bir umut olmalıyız ve bunu yapabiliriz düşüncesiyle gittiler. Kadınlar da aynı şekilde, ben evde oturayım askerler gitsin savaşsın da onlar ne yaparsa yapsın biz de katlanırız diye düşünmediler. Elimizden ne gelebilir, ben neler yapabilirim geleceği kurtarmak için dediler. Belki geleceği göremediler ama önümüze nasıl bir ülke bıraktılar, nasıl bir Türkiye bıraktılar?

Allah hepsine gani gani rahmet eylesin. Bu onların nesli. Onlar fiziksel bir savaşta iken bunu yaptılar, biz ise şu an biyolojik bir savaştayız. Neden yirmi yıl sonrasını düşünmeyelim, neden geleceğimizi düşünmeyelim, günü kurtarma derdinde olalım? Zaten maaşım yatıyor, boş ver evde yatayım diyemem. Peki yirmi yıl sonra bunun faturasını nasıl ödeyeceğiz derim. Belki sen görmeyeceksin, çocuğun görecek, çocuğun görmezse yakının görecek, hiç kimse göremezse dünya bunu görecek ve faturasını en ağır şekilde ödeyecek. Ya da neden bunun vebali ile diğer dünyaya gidelim?

 

-Öğretmen olarak en çok zorlandığınız veya mutlu olduğunuz an nedir? Bu anın sizde bıraktığı hissi bize anlatır mısınız?

-Köy okullarında diğer okullarda olduğu gibi park yoktu. Bizim okulda sadece istinat duvarı vardı. Ben de çocukluk dönemimde parka denk gelmedim, pek öyle bir imkanım da olmadı. Neden bu çocukların imkanı olmasın böyle bir şey için dedim. Bunun için kaç kez Belediye’ye gittim hesaplayamadım, o kadar çok gittim ki orada çevre sorumlusu memur "Abla talebinizi yerine getirmek için elimizden geleni yapıyoruz, yapacağız." dedi. "Bu parkı ne kadar veriyorlarsa getirip yerine koyacağız" dediler. Bir ya da iki hafta içinde o park getirildi. Eşyaların malzemeleri daha kamyonda iken, (o zaman 15 tane öğrencim vardı) çocuklar mutluluktan kamyona koştular. Görmeniz lazımdı. Çocuklar engel olmasın diye derse aldım. Onlar bir saat içinde parkı kurdular. O arada öğrencileri teneffüse çıkarmadım, blok ders yaptım ki adamlara engel olmasınlar diye. Adam gelip kapıyı çalıp hocam bizim işimiz bitti, biz gidiyoruz deyince benim çocukların bir bahçeye koşuşturması vardı, üç yıldır o çocukların sevinç çığlıkları kulağımdan gitmiyor. Ben o çığlığı duyunca oradaki bütün çalışanların hepsi, ben dahil video çekmeye başladık. O an öyle bir sevinç oldu ki; o günden sonra çocukların mutluluğu ve eğitimi için ne yaparsam yapayım çocuklara kârdır. Belki ilerisi için kâr olacak, belki bugün için kâr olacak, sonuç olarak sen bu çocuğa bir şey yaptığında mutlaka karşılığını alacaksın diye düşündüm.

Ben o an kendimi o kadar mutlu hissettim ki o mutluluk bana yetti. Ondan sonra hiçbir zaman keşke öğretmenliği seçmeseydim gibi hiçbir şüpheye düşmedim. Hep bunun için daha neler yapabilirim, nasıl bir yararım dokunur çocuklara diye düşündüm.

 

 

-Öğretmen adaylarına, öğretmenliği hayal edenlere bir tavsiye verin ve bir ikazda bulunun desek ne dersiniz?

-Benim hayatımda bir hocam vardı, ablamın öğretmeniydi daha dorğurusu, Gülhan hoca. İlkokulda bana elini uzattı, eğer o gün o elini vermeseydi beni okula yazdırmasaydı, uğraşmasaydı hayatıma belki bir yıl belki de üç yıl gibi bir kayıpla devam edecektim. Eğitimdeki kritik dönemlerden birine yetişemediğim için sürekli bir eksiklikle devam edecektim ama o gün o eli tuttuktan sonra benim hayatım şekil kazanmaya başladı, bu şekilde yol almaya devam etti.

Tabanlı'ya ilk atandığımda kendi kendime: "Ben Gülhan Hoca'nın ektiği tohumdum şu an meyve oldum. Tohum ekme sırası bende." dedim. Şimdi de ben tohumlarımı ekiyorum, inşallah yirmi yıl sonra yirmi beş yıl sonra onlar da meyve olup tohum ekecekler. İlla ki öğretmen olacaklar diye bir şey yok, esnaf olsunlar ama hakkıyla esnaf olsunlar, hakkını vererek işlerini yapsınlar ki geleceği kurtarsınlar. Öğretmen adaylarımıza şunu söylemek istiyorum:

"Vicdanınız, rehberiniz olsun. Merhamet, şefkat ve adalet perspektifinden bakarak çocuklara umut olun. Bir öğretmen olarak tek başınıza kaldığınızda vicdanınızın rahat olması gerekiyor. Kısacası herkesin işini vicdanı ile yapması gerektiğini düşünüyorum. Eğer böyle olursa gerçekten bugünü de kurtaracağız yarını da kurtaracağız."

 

-Hocam gerçekten örnek bir kişiliğiniz ve vicdanınız var. Takdire şayan hayatınıza dair bizlerle bu sohbeti gerçekleştirdiğiniz için teşekkür ederiz.

-Bu haber sosyal mecralarda yayılınca, namazlarım arkasından sürekli kendime şunu söylüyorum: "Ya Rabbim! Sen nefsimizi körelt bu kadar takdirden sonra. Kendi nefsimin zulmüne uğramayayım, kendimi kaybetmeyeyim." Yine aynı dua ile kapatmak istiyorum: "Rabbim nefsimizi köreltenlerden eylesin..."

"Amin..."

Etiketler
Röportaj Gamze öğretmen Van Tuşba okul Eğitim öğretim MEB

Yazar Hakkında

Efendi Dergi

Efendi dergi adı üstünde, hiçbir zaman efendiliğinden ödün vermeyen, yaftalama ve karalamadan uzak duran, erkeğe, kadına ve dahi çocuğa yönelik her türlü zihin besleyici yazıları, e-dergi kapsamında gençlik içinde gördüğü boşluğu doldurmaya yönelik büyük bir gayretle, okuruna en hızlı, muntazam halde, meccanen ulaştırmaya çalışan bir dergidir. Bu dergide bulacağınız en önemli özellik samimiyet ve efendilik olacaktır. Ne mi bulamayacaksınız bu dergide? Bu dergi asla zalimin yanında olmayacak. Bu dergi cıvık hareketlere girmeyecek. Peki, biz kimiz? Pür kusur mümin ve mümineleriz. Biz bir ideal etrafında buluşmuş, Yunus misali; “Ya ben öleyim mi? Söylemeyimde”… Diyenleriz. Hep sorarlar ya; kimlerinmiş bu dergi diye, bu dergi sizin derginiz… Bu arada yazmaya sevdalı iseniz, varsa söylemesem ölürüm diyecekleriniz, aramıza bekleriz.

Yorumlar

  • 0 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap