Din

Fıtrat'ın Kodları/Fıtrat nedir?

  • 12 dk okuma süresi
  • -
  • 6
Fıtrat'ın Kodları/Fıtrat nedir?

Fıtrat Nedir?

Fıtrat kelimesi “yarmak, ikiye ayırmak; yaratmak, icat etmek” manalarına gelen 'fatr' kökünden isim olup “yaratılış, belli yetenek ve yatkınlığa sahip oluş” anlamında kullanılır. İlk yaratılış, bir bakıma mutlak yokluğun yarılarak içinden varlığın çıkması şeklinde telakki edildiğinden fıtrat kelimesiyle ifade edilmiştir. Buna göre fıtrat ilk yaratılış anında varlık türlerinin temel yapısını, karakterini ve henüz dış tesirlerden etkilenmemiş olan ilk durumlarını belirtir yani bütün varlığın yaratılışı sırasında Allah’ın türlere kazandırdığı temel bir yapı... Kur’an-ı Kerîm’de on dokuz yerde 'fatr' kökünden türemiş fiil ve isimler, bir ayette de fıtrat kelimesi geçmektedir ve yine hadislerde de fıtrata ve aynı kökten gelen başka kelimelere geniş olarak yer verilmiştir. Bunlardan özellikle: “Sen yüzünü Hanif olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona çevir”1 mealindeki ayetle; “Dünyaya gelen her insan fıtrat üzere doğar; sonra anne ve babası onu Yahudi, Hristiyan, Mecusi (farklı bir rivayete göre hatta müşrik) yapar”2 mealindeki hadiste geçen fıtrat kelimesinden ne kastedildiğinin açıklığa kavuşturulması insanın kaderi, seçme hürriyeti, Müslüman ve gayr-i Müslim çocuklarının dinî ve hukukî durumlarının belirlenmesi gibi kelâmî, ahlâkî ve fıkhî meseleler bakımından önemlidir. Ancak özellikle konuyla ilgili hadislerin gerek muhteva gerekse sıhhat açısından bazı problemler taşıması sebebiyle ciddi görüş farkları ortaya çıkmıştır. Bu görüş farklılıkları nedir, onlara değineyim:

a) Başta Selef uleması olmak üzere âlimlerin önemli bir kısmı ilgili naslardaki fıtrat kelimesinin “İslâm” anlamına geldiğini ileri sürmüşlerdir. Buna göre, “Dünyaya gelen her insan fıtrat üzere doğar” anlamındaki hadis insanların tabii, aslî ve fıtrî dinlerinin İslâmiyet olduğunu, daha sonra çevre tesirleriyle farklı dinlere yönelmenin asıl ve fıtrattan sapma kabul edildiğini gösterir. Ayrıca, “Beş şey fıtrattandır...”3 diye başlayan hadis de fıtratın “Müslümanlık” anlamına geldiğini gösterir. Çünkü bu hadiste geçen, bıyıkların kısaltılması hususu ilk defa İslâm’ın ortaya koyup gelenekleştirdiği bir uygulamadır.4 Bu görüşe göre gayr-i Müslimlerin çocukları da Müslüman sayılır, dünyada ve ahirette Müslüman muamelesi görürler.

b) Fıtrat; “Başlangıç, Allah’ın ilk yaratılışta her insan için belirlediği değişmesi mümkün olmayan farklı inanç ve bunun sonucu olan nihaî mutluluk veya bedbahtlık” anlamına gelir. Buna göre insan, Allah onu başlangıçta hangi hal üzere yarattıysa sonunda o hale dönecek5 ; başlangıçta mümin olarak yaratılan imanla, kâfir olarak yaratılan da küfürle ölecektir. Ancak çocukların ilk yaratılıştaki durumları bilinemeyeceği için her doğan insanın fıtrat üzere doğduğunu belirten hadisin devamında, “Sonra anne ve babaları onları Hristiyan, Yahudi, Mecusi veya müşrik yapar”5 denilerek çocuklara dünyada ebeveynlerinin dinlerine göre muamele yapılacağına işaret edilmiştir.

c) Fıtrattan maksat, Allah’ın Âdem’in neslinden, dünyaya gelmeden önce iman ettiğine dair aldığı ikrar ve mîsâktır.6

d) Her çocuğun fıtrat üzere doğduğunu bildiren hadisteki fıtrat sadece Müslüman doğanlar içindir; zira herkes Müslüman olarak yaratılmış olsaydı Allah’ın, “Andolsun ki biz cinlerin ve insanların birçoğunu cehennem için yarattık”7 demesinin ve kâfirlerle ilgili daha başka hükümler koymasının anlamı kalmazdı.

Bu görüşler içinde en makul olanı ve giderek en çok ilgi göreni, fıtratın, ilk yaratılış sırasında Allah’ın insan tabiatına bahşettiği yaratanını tanıma eğilimi, ruh temizliği vb. olumlu yetenek ve yatkınlıkları ifade ettiği şeklindeki anlayıştır. Bu yorumu benimseyen İbn Abdülberr fıtratla ilgili diğer görüşleri, hem dayandıkları hadislerin sıhhatiyle ilgili tereddütleri ortaya koyarak hem de akıl ve tecrübeye aykırılıklarını ifade ederek eleştirir.8

Aynı müellif, insana yaratılıştan verilen fıtratı “selâmet ve istikamet” şeklinde tarif eder ve: “Ben bütün kullarımı Hanifler olarak yarattım."9 mealindeki kudsî hadiste geçen “hunefâ” kelimesinden istikamet ve selâmetin kastedildiğini belirtir.10
Ona göre, daha çok fıkıhçı ve kelamcılar tarafından savunulan bu anlayışta fıtratın iman-küfür, tanıma-reddetme, hidayet-dalâlet gibi belirleyici anlamlar taşıması mümkün değildir. Zira çocuk doğduğunda ne imanı ne de küfrü kavrayabilir. Nitekim Kur’an’da insanların hiçbir şey bilmez durumda dünyaya geldikleri ifade edilmiştir.11
Şu halde yeni doğanlarla ilgili fıtrat kavramı onların yaratılış, tabiat ve mizaç bakımından genellikle temiz ve sağlıklı olduğuna işaret eder; bunlar ancak reşit olduktan sonra iman veya küfrü seçebilirler. Eğer insanlar daha başlangıçta iman veya küfür üzere yaratılmış olsalardı hiçbir zaman inançlarını değiştiremezlerdi. Buna göre fıtrat “hakkı benimseme yatkınlığı” şeklinde anlaşılmalıdır.12 İnsanlar genellikle bedenî bakımdan olduğu gibi ruhî ve zihnî bakımdan da hissetmeye, algılamaya, doğru biçimde düşünmeye ve inanmaya elverişli olarak dünyaya gelirler. Çocukların fıtrat üzere doğduğunu belirten hadislerin birinde yer alan; “Tıpkı bir hayvandan yaratılışı tam bir hayvanın doğması gibi. Siz hiç kulağı kesik ve enenmiş bir halde doğan hayvan yavrusu gördünüz mü?” şeklindeki ilâve, fıtrat kavramını bu son anlayışa göre yorumlayanlar için önemli bir delil teşkil etmektedir.13 Fıtrat hadisinde bulunan, “... Sonra ebeveyni onu Yahudi, Hıristiyan... yapar” ifadesi, çocuklardaki temiz yaratılışın ve iman yatkınlığının çocukluk devresinde çeşitli etkilere göre değişmeye elverişli olduğunu göstermektedir.

İbn Teymiyye, fıtratı İslâm olarak yorumlayan görüşü benimsemekle birlikte bazı değişikliklerle bu son görüşü de makul bulmaktadır.14 Buna göre fıtrat, “çocuğun iyilik ve kötülüğe, iman ve inkâra eşit derecede elverişli yaratılması” şeklinde anlaşılırsa bu takdirde onun dünyaya boş bir levha gibi geldiği kabul edilmiş olur ki bu görüş, fıtratı öven ve onun devam ettirilmesini emreden ayetle 15 ve hadislerle çatışır. Nitekim İbn Teymiyye’ye göre, fıtrat hadisinin devamındaki, “... Sonra ebeveyni onu Yahudi, Hıristiyan... yapar” cümlesinde “veya Müslüman yapar” ifadesinin yer almaması, fıtratın esas itibariyle “İslâm” yahut en azından “İslâm’a yatkınlık” anlamı taşıdığını gösterir 16 Ayrıca İbn Teymiyye, İslâm düşünce tarihi bakımından önem taşıyan bir yaklaşımla, insan fıtratındaki çizginin Allah’ın dininin yani Allah’ın tanınması ve ikrar edilmesi yönünde olduğunu, çocuğun bu yönde gelişmesi için yeni şartların hazırlanmasına bile ihtiyaç bulunmadığını söyler. Çocuğun fıtratında bulunan doğru çizgide yetişmesini engelleyecek olumsuz şartların ve amillerin giderilmesi ve böylece onun fıtrî kabiliyetinin önünün açılması yeterlidir.17 İbnü’l-Esîr’in fıtratla ilgili görüşü de bu yöndedir. 18 İslâm dünyasında felsefî roman türünde yazılmış Ḥay b. Yaḳẓân gibi eserler, insanın fıtratı konusunda temelini Kur’an ve Sünnet’ten alan bu şekildeki iyimser felsefenin sonucudur.19

Araştırmalarıma göre fıtrat kavramına bağlı olarak, rüşd (akıl/buluğ) çağına erişmeden ölen çocukların ahiretteki durumu hakkında da değişik görüşler ileri sürülmüş:

  1. Çocuk yaşta ölenlerin tamamının ahiretteki durumu Allah’ın dilemesine bağlıdır; çünkü eğer yaşasalardı ne yapacaklarını ancak Allah bilir.
  2. Müminlerin çocukları cennete girer, kâfirlerin çocuklarının durumu ise Allah’ın dilemesine bağlıdır.
  3. Müminlerin çocukları cennete, kâfirlerin çocukları cehenneme gider.
  4. Bütün çocuklar cennetliktir.
  5. Kâfirlerin çocukları cennet ehlinin hizmetçisi yapılır.
  6. Kâfirlerin çocukları imtihandan geçirildikten sonra cennete veya cehenneme girerler.

İbn Abdülberr çoğunluğun ikinci görüşü benimsediğini kaydeder.20 Fıtrat kelimesini “İslâm” veya “hakkı kabule yatkınlık, selâmet ve istikamet” manasında anlayanlar, genellikle Müslümanların çocukları gibi kâfirlerin çocuklarının da cennete gireceğini söylerler. Ayrıca bu âlimler diğer bazı deliller yanında, fıtrat hadisinin bir rivayetinde yer alan ve Müslümanların çocukları gibi müşriklerin çocuklarının da fıtrat üzere doğduğunu belirten ifadeyi21 kendi görüşlerine delil gösterirler.

Müslümanların rüşd (akıl/buluğ) çağına ulaşmamış çocuklarına miras, mülkiyet, cenaze namazı gibi konularda büyüklere uygulanan hükümler uygulanır. Gayr-i Müslim çocuklarının tâbi tutulacağı hükümler tartışmalı olmakla birlikte âlimlerin büyük çoğunluğu dünyevî konularda bunları anne ve babalarının dinlerinden kabul etmiş ve savaş sırasında hayatlarının korunması dışında, haklarında gayr-i Müslimler için belirlenmiş hükümlerin uygulanması gerektiğini söylemiştir; tarihteki uygulama da bu yönde olmuştur.

Fıtrat, insanın hem ruhî hem de fizikî bakımdan yaratılıştan sahip bulunduğu temel özelliklerini ifade ettiğinden, estetik maksatlarla vücudun bazı bölümleri veya organları üzerinde yapılan, aslî yapıyı değiştirecek nitelikteki müdahaleler fıtratı bozmaya yönelik davranışlar olarak kabul edilmiş, İslâm âlimleri konuyla ilgili hadisleri de göz önüne alıp bu tür müdahaleleri şer‘î bakımdan sakıncalı görmüşlerdir. Ancak hangi ameliyelerin fıtrata müdahale sayılacağı ve bunların hükümlerinin neler olduğu hususunda çok farklı görüşler ileri sürülmüştür. 22

İçinde fıtrat kelimesinin yer aldığı diğer bazı hadisler de vardır ki bunlara farklı manalar verilmiştir. Bu hadislerde beş veya on şeyin fıtrat (veya fıtrattan) sayıldığı bildirilmektedir. Bunlar sünnet olmak, etek tıraşı olmak, tırnakları kesmek, koltuk altı kıllarını gidermek, bıyıkları kısaltmak, sakalı uzatmak, misvak kullanmak, buruna su çekmek, parmak aralarını yıkamak, taharetlenmek gibi daha çok dış görünüşle ve temizlikle ilgili hususlardır. 23 Bu hadislerde geçen fıtrat kelimesine genellikle “âdet ve sünnet” anlamı verilmiştir. İbnü’l-Esîr bu kısa tarifi, “geçmiş peygamberlerin ve şeriatların üzerinde ittifak ettikleri, Müslümanların yapmaları gereken dinî esaslar” şeklinde açıklar. 24

İnsanlar biyolojik, psikolojik ve sosyo-duygusal olarak diğer canlılardan farklı olan bir canlıdır. Fıtratı insanı diğer canlılarda ayıran özellikler olarak ele almak istiyorum ki bu da bahsettiğim fıtratın manalarındandır.

Fıtrat, insanın insan olmasını sağlar. Bu fıtrat kodlarının (yeme, içme, sevgi, cinsellik, düşünme, karar verme gibi fiziksel, bilişsel ve sosyo-duygusal gibi) insanda bulunması sayesinde insanlar hayatlarını sürdürebilir, ona bahşedilen uzuv ve özellikleri koordineli ve bilinçli kullanabilir. Bu kodlar sadece insanda yoktur. Çevremizde gördüğümüz ya da var olup görmediğimiz tüm varlıklar da vardır ancak her canlının fıtrat (fiziksel, bilişsel ve sosyo-duygusal özellikleri) farklıdır. Her varlığın bir özelliği ve görevinin olması da yine bu fıtrattandır. Mesela ateşin fıtratı/görevi yakmak, ısıtmak ve aydınlatmaktır. Suyun fıtratı vücuda iyi gelmek, susuzluğu dindirmek, ateşi söndürmek ve nesneleri ıslatmaktır. İşte bu fıtrattır. Bu fıtratın çizgisinden ayrılmak ya da bu fıtratın gerekliliklerini yapmamak söz konusu olamaz. Ateş; 'Ben bugün yakmayacağım!'' Su; ''Ben buğun ıslatmayacağım!'' ya da Güneş; ''Ben bugün doğup ısıtmayacağım!'' diyebilir mi? Diyemez. Çünkü evrenin dengesini sağlayan sünnetullah (doğa yasaları) mevcuttur. Bu kanunlarda bu nesnelere nasıl hareket edeceği ile ilgili bilgiler mevcuttur.

İnsanoğlunun diğer canlılardan ayrılan belli belirsiz özellikleri ve görevleri vardır. Tüm canlılarda ortak olan birinci temel ihtiyaçlar; yeme, içme, sevgi ve cinsellik gibi ihtiyaçlar vardır. Bu özellikler ile canlılar yaşamlarını ve soyunun devamlılıklarını sürdürebilir. Avlanmak için bizlere bahşedilen el, kol ve beyin gibi organlarımız sayesinde ihtiyaçlarımızı karşılayabiliyoruz. Diğer canlılar diş, pençe gibi başka başka fiziksel silahlar ile avlanmalarını sürdürüyorlar. Bizler akıllarımız (iradelerimiz) ile hareket ederken onlar doğuştan onlara verilen içgüdüleriyle hareket ederler. İşte burada akıl insanı insan olmasını sağlayan ve insanı diğer canlılardan ayıran özellikleridir.

Fıtrat birçok manaya geliyor. Yine söylemeden edemeyeceğim ve şu konuya da dikkat çekmek istiyorum: Yukarıda fıtrat ile ilgili bilgi verirken; ''Fıtrattan maksat, Allah’ın Âdem’in neslinden, dünyaya gelmeden önce iman ettiğine dair aldığı ikrar ve misaktır.'' yazmıştım. Şimdi buna açıklık getirelim.

Kâlû Belâ'da Verilen Söz
Allah dünyayı ve içindeki varlıkları yaratmadan evvel, öncelikle gelmiş ve gelecek bütün insanların ruhlarını yaratmıştır. Bunları ruhlar âlemi denilen bir âlemde bir araya getirmiştir. Daha sonra hepsini birden huzurunda toplayarak kendilerine hitaben:
اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ  

- Ben sizin Rabbiniz değil miyim? diye sormuştur. Ruhlar da:  قَلُوا بَلى
- Evet, sen bizim Rabbimizsin, diye cevap vermişlerdir. "Ancak sana ibadet eder, senden yardım dileriz" demişlerdir.

İşte bu konuşmanın vuku` bulduğu zamana, 'kâlu belâ' denir.
Allah daha sonra insan ruhunun bu sözünde ne derece samimî ve doğru olduğunu ortaya çıkarmak için, şu dünyayı bir imtihan yeri olarak yaratmıştır. Ve her bir ruhu ayrı bir bedene yerleştirerek, onları belli zaman aralıklarıyla şu imtihan meydanına göndermiştir.

Böylece insanın önüne iki yol açılmıştır: Ya akıl ve iradesini iyiye kullanarak kâlu belâdaki gibi Allah`ı Rabb tanımakta devam edecektir. Yahut da iradesini ve aklını kötüye kullanarak Rabbini ve Allah`ını inkâr edecek, O`na kulluktan kaçacak, şeytanın yoluna sapacaktır.

Ruhlar âleminde verdiğimiz sözü neden hatırlamıyoruz?

İnsanın yaratıcısı olan Allah Teâlâ, her şeyi sınırlı olan bu dünyada insanın duyularını da sınırlamıştır. Misal olarak, işitmemizi sınırlamıştır ki eğer bu sınır olmasaydı, aynı anda çok uzak mesafelerdeki sesleri de işitirdik ve bu karışıklıkla aklımızı kaybedebilirdik. Kabirde azap gören insanların çığlıklarını duyamamamız da bir nimettir. Yine Allah, görme duyumuzu sınırlamış ve her şeyi görmemizi engellemiştir. Bu da bizler için bir nimettir. Sofraya oturduğunuzda, tabağın içindeki yemekteki bakterilerin hepsinin hareketlerini gördüğünüzü düşünün. O yemeğe elinizi sürmez ve hızla sofradan kalkardınız. İşitme ve görme duyularımıza bu sınırlamaları koyan Allah'ımız, hafıza kuvvetimize de bir sınırlama koymuştur. Mesela 2-3 yaşından önceki halimizi, yani bebekliğimizi hatırlamayız. Bunun yanında, anne karnında geçen, ruhumuzun üfürüldükten sonraki safhaları da hatırlayamayız. Tüm bu verdiğim örneklerde olduğu gibi hatırlayamadığımız bir mesele de, ruhlar aleminde Allah'a verdiğimiz o sözdür. Peki ezeli ervahta verdiğimiz bu sözü, yani Rabbimizin sorduğu soruyu ve cevabımızı hatırlayabilseydik ne olurdu? O zaman imtihan biter, dünyadaki herkes iman eder ve bir sınava da gerek kalmazdı! Halbuki Allah Teâlâ: "O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için, ölümü ve hayatı yaratandır..." buyurarak, sadece iyi amel yapanları cennetine koymak için ölümü ve hayatı yarattığını bildiriyor.25 Burada, "Misakı hatırlamayışımız, bizi sorumluluktan kurtarır mı?" diye bir soru sorulursa, bu soruya İsmail Hakkı Bursevi hazretleri şöyle cevap veriyor: "Allah, Peygamberleri gönderdiğinde onlara bu ahdi haber verdi. İnsanlar hatırlamasalar bile Peygamberlerin sözü, onların aleyhinde delil olmuştur. Çünkü, bilirsin ki, bir insan namazından bir rekât terk etse ve bunu unutsa, ardından güvenilir kimseler bunu kendisine hatırlatsalar, onların sözü aleyhinde delil olur."

Tarih boyunca insanlar, göremedikleri bir ilahı düşünmek istemedikleri için, kendileri gibi bazı insanlara yarı tanrı makamını layık görmüşlerdir. Bu şeytanın hedef şaşırtmasıdır. İnsanlar sanatından Allah'ı tanımak ve O'nu düşünmek istemedikleri zaman, kullarını kutsallaştırıyorlar ve Allah'ın yanına koyuyorlar. 

Peki fıtratın bu kodları zarar görür mü? İsterseniz olaya şöyle bir giriş yapalım. Akıl, irade ve vicdan sahibi varlık olan insanoğlunun fıtratı hasara uğrayabilir/ uğratılabilir mi? Bu yazımda uzun süredir içimde biriktirip, büyütüp yetiştirdiğim şahsi fikrime değineceğim. Bu yazımda sonraki yazacağım yazıma temel oluşturmak için 'Fıtrat nedir'e değindim. Söyleyecek yazılarım haftaya inşallah ''Fıtratın Kodları/İnsanın Başına Gelenlerin Sebepleri'' başlıklı yazı şeklinde paylaşılacaktır.
Selam ve dua ile vesselam.

 

 

KAYNAKLAR

  1. (er-Rûm 30/30)
  2.  (Buhârî, “Cenâʾiz”, 79, 80, 93; Müslim, “Ḳader”, 22-25)
  3. (Buhârî, “Libâs”, 51, 63, 64; Müslim, “Ṭahâret”, 49-51, 56, “Ṣalât”, 9)
  4. (İbn Abdülber, XVIII, 76)
  5. Buhârî, cenâiz 92; Ebû Dâvut, sünne 17; Tirmizî, kader 5)
  6. (el-A‘râf 7/29)
  7. (el-A‘râf 7/179)
  8.  (et-Temhîd, XVIII, 70, 74, 82, 83, 87, 88-90). 
  9. (Müslim, “Cennet”, 63; Müsned, IV, 162) 
  10. (et-Temhîd, XVIII, 70-71)
  11. (en-Nahl 16/78)
  12. (Kurtubî, XIV, 29)
  13. (a.g.e., XIV, 29)
  14. (Derʾü teʿârużi’l-ʿaḳl ve’n-naḳl, VIII, 359-535)
  15. (er-Rûm 30/30)
  16. (a.g.e., VIII, 444-445).
  17. (a.g.e., VIII, 453-455, 462-463)
  18. (en-Nihâye, III, 457)
  19. (İbn Tufeyl, Ḥay b. Yaḳẓân, nâşirin mukaddimesi, s. 5-101).
  20. (et-Temhîd, XVIII, 96-97)
  21. (Buhârî, “Cenâʾiz”, 92, 93; Müsned, V, 9)
  22. (M. Osman Şübeyr, IV/9, s. 161-221).
  23. (Buhârî, “Libâs”, 51, 63, 64, “İstiʾẕân”, 51; Müslim, “Ṭahâret”, 49-51, 56, “Ṣalât”, 9)
  24. (en-Nihâye, III, 457)
  25.  (Mülk 2)
Kaynak 1: http://www.iktibascizgisi.com/kuranda-bulug-ve-rusd-cagi/
Kaynak 2: https://islamansiklopedisi.org.tr/fitrat
Kaynak 3: https://www.youtube.com/watch?v=T0P7Ait7RR4&vl=tr&ab_channel=%C4%B0hramc%C4%B1z%C3%A2de%C4%B0limYayma
Etiketler
Fıtrat Yaratılış Görev Sorumluluk Amaç hedef insan Canlılar İnsanın Doğası Yemin söz Kalu Bela Ruhlar Alemi Verilen söz ikrar Misak ikrar ve misak İslam İrade meal Hadis Alimlerin Sözleri Selef uleması Hanif Dini mana Hakk Batıl fatr Beş şey fıtrattandır selamet ve istikamet selamet İstikamet ahlaki ve fıkhi meseleler İbn Teymiyye İbnü’l-Esîr Hay b. Yakzan rüşd Bluğ çağı Ergenlik Akıl İsmail Hakkı Bursevi

Yazar Hakkında

Ömer Güncü

Adıyaman Üniversitesi'nde Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik 2023 Mezunuyum. Çeşitli yardım kuruluşlarında ve sivil toplum kuruluşlarında yer aldım. Adıyaman Gençkızılay'da İl Baskan Yardımcılığı, Sosyal medya uzmanlığı, AFAD Adıyaman Baskanlik gönüllüğü, medya ve görüntüleme birimi sorumluluğu, Ahbap Hatay  Projesi Egitmenlik görevi. Adıyaman Anadolu Gençlik Derneği üniversite komisyonu teşkilat başkanlığı gibi görevlerde yer aldım.

.

Çok gezip, çok okumayı seven birisiyim. Okuduğum kitaplar ağırlıklı olarak psikoloji, din ve sosyoloji üzerinedir. Roman okumayı da çok severim. Psikoloji, din ve sosyoloji gibi alanlarda araştırma yapmaya yazılar okumaya ve bunlar üzerine yazmaya hevesli birisiyim. Çevremce işkolik olduğum söylenir. Ben kendimi geliştirmek, ilim ve irfan öğrenmek pahasına işkolik olmaya razıyım :) Hayatımın Gayesi; önce kendime, sonra dünyama faydalı olmak ve katkıda bulunmaktır. İnanıyorum ki kendimi değiştirirsem, ailemi, milletimi ve dünyamı değiştiririm. Yazılarım makale tarzı olup akıcı bir üslup ile yazılmıştır. Okurken kendinize bir şeyler katacağınıza eminim. İyi okumalar :)

Yorumlar

  • 6 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap