Öykü

Elif'i bulmak

  • 8 dk okuma süresi
  • -
  • 0
Elif'i bulmak

Etrafı rengarenk ışıklarla yanıp sönen kocaman bir binanın merdivenlerinde oturmuş öylece sağa sola bakınıp duruyordu. Arada bir kulağını tırmalayan saat sesinin dışında onu huzursuz eden başka sesler de duyuyor ve bu onu çok rahatsız ediyordu. Çünkü ne olduğunu tam anlayamadığı garip seslere dikkat vermekten de kendini alamıyordu. Kahrolası bu sesler kafasının içinde adeta yankılanıyordu. Bir taraftan sol eliyle “yeter” diyerek kafasına vuruyor, diğer taraftan da sağ elinin parmaklarıyla bir şeyler sayıyordu.

“Bir, iki, üç dört, yok olmadı bir daha bir, iki, üç…”

Sanki kalbi yerinden çıkmış da o binanın en üst katından aşağıya düşüyormuş gibi hızlıca çarpıyordu. Nefes almaya çalıştıkça duyduğu sesler buna engel oluyor ve daralıyordu.

Bir ara ayağa kalktı ve o kocaman caddeden daracık bir sokağa doğru yürümeye başladı. “Ne kadar da dar bu sokaklar böyle” diye düşünürken, evlerin camlarından sokağa sızan Işıklara takıldı gözü. Işıktan gölgeler adeta kavga ediyorlardı birbirleriyle.

Bütün bunlar olurken en ilginci ise gökten yağmur yerine harflerin yağmasıydı üzerine. O şaşkınlıkla toplayabildiği birkaç harfi aldı ve oturup kaldı bir köşeye. Bir çırpıda dizdi harfleri sokak kaldırımının taşlarına. “Kul ol!” Yazıyordu, bu da neyin nesiydi böyle? Ne demekti bu “Kul ol”…

Fal taşı gibi hayretle açılan gözlerini, kulaklarını kemiren o sesle kapattı. Bitsin istiyordu artık bu işkence, bitsin…

Ama duyduğu sesler daha da çoğalıyordu. O karmaşık seslerin arasında biri sanki “koş” diyordu ona. Hemen kalktı ve bu komuta uyup koşmaya başladı daracık sokakta. Koştu, koştu ve sonunda önü kocaman duvarlarla örülü çıkmaz bir sokağa geldi. Üstelik boyunu aşan bu duvarlar üzerine doğru geliyordu sanki. Duyduğu koş sesi, cebinde "kul ol!" harfleri ve parmaklarıyla saydığı sayılarla kalakaldı oracıkta.

Nasıl aşacaktı bu duvarları? Neresiydi burası?

Önce tırmanmaya çalıştı ama tuttuğu her taş elinde kalıyordu. Bırakınca ise tekrar hepsi duvardaki yerlerine dönüyorlardı.

Bu nasıl bir çıkmazdı böyle?

Oysa daha dün yeni taşındığı lüks dairesinde neredeyse bir duvar boyu taktırdığı kocaman televizyonunda en sevdiği diziyi izliyordu. Çok sıcak olmuştu da 17. kattaki terasının kapısını açıp, İstanbul’un en yüksek havasını çekmişti içine. Ve keyfi yerine gelmişti gördüğü büyülü manzara karşısında.

Şimdi neden buradaydı, ne oluyor ve bu harfler, bu sesler de neyin nesiydi? Hiçbir fikri yoktu.

Peki ya bu sokak neden çıkmazdı? Duvarlar sihirli taşlarla örülmüştü tıpkı filmdeki gibiydi her şey.

Ve çok sevdiği eşi de yoktu yanında. Halbuki daha dün ona kocaman taşlı bir yüzük hediye etmiş ve kendiyle gurur duymuştu. Çünkü onu çok seviyor ve böyle mutlu ettiğini sanıyordu. Ama bugün neredeydi ve neden yalnızdı bunu bilmiyordu. Kafası karmakarışık duygularla dolmuştu.

Bir hayli yorulmuştu bu düşüncelerden. Kuş misali çırpınan kalbine ağrılar saplanıyordu. Daha fazla dayanamadı ve kendini sırtüstü yere bıraktı can havliyle. Gökyüzüne bakakaldı öyle bitkin, öyle perişan…

Daha önce bulutları hiç bu kadar yakından görmemişti, simsiyahtı renkleri. Birbirlerine çarpıyor ve o esnada ateşler saçılıyordu etrafa. Hafif kararan hava böylece aydınlanıyordu. Fakat o çıkan sesler o kadar gürültülüydü ki, bir an kıyamet kopuyor sandı.

Evet kesin kıyametti bu, onun kıyameti kopmuştu işte. İstemsizce tekrar saymaya başlamıştı hızlı hızlı “bir, iki, üç, dört…Kul ol!”, “bir, iki, üç, dört... Kul ol!..”

Kendine hakim olamıyordu. Korkudan titreyen vücudu buz kesmişti adeta. Ne kadar da soğuktu böyle? Hiç alışkın değildi soğuğu da pek sevmez, bu yüzden de hep sıcak yerlere tatile giderdi. Kışın vazgeçilmezi kaşmir kazakları ve kaz tüyü ceketleri idi. Şimdi ise üzerinde sadece incecik hakim yaka beyaz gömleği vardı ve bu onun bu denli üşümesine engel değildi.

Ne kadar zaman geçti bilmiyordu ama zorda olsa toparlanmaya çalıştı.

Sağa sola bakındı, “Gitmeliyim burdan, kurtulmalıyım!”diyerek ani bir hareketle kalktı ve geldiği yöne doğru yürümeye başladı.

Dar sokağı geçince bu seferde karşısına kalabalık bir grup çıktı. Onları iteleye iteleye ilerlemeye çalışıyordu. Ama bu pek mümkün olmuyordu. Çünkü hepsi aynı yöne doğru gidiyor ve bir şeyler söylüyorlardı.

Ellerinde ise kocaman paralar, paraların üzerinde de “Kul” yazısı vardı. Çok ilginçti, çünkü paralarda rakam yok, sadece isim ve kul yazısı vardı.

Artık emindi, kesin kıyamet kopmuş ve bu insanlar ellerindeki bu paralarla cennete gidiyor olmalılar diye düşündü. Eyvah dedi, bir taraftan da saydığı parmaklarına bakıp “Eyvah!..."

“Benim param yok, nasıl gideceğim ben, nereden alacağım?” diye düşünürken o an her şeyi unutuverdi. Ne çok sevdiği evi, arabası ne de canımdan kıymetli dediği eşini unutmuştu bile. Tek telaşı o parayı bulup, cennetin yolunu tutmaktı. Etrafındaki insanlara sorsa da kimse onunla konuşmuyordu, herkes kendi telaşında idi. Ama bir şeyler olmalıydı, bir iz, bir ip ucu…

İlerlemesi gerekiyordu, herkesin gitmek istediği yöne doğru yöneldi. Bir hamle ile hızlıca kalabalığı yarıp, ortalarına geçti. Tam ortada kocaman rengarenk bir çarkıfelek duruyordu. “İşte dedi, kesin parayı buradan alacağım”

Hemen olanca gücüyle çevirdi hayatın çarkıfeleğini. Döndü, döndü ve ibresi “köl” yazan bir kağıtta durdu. Bu da neyin nesi diyerek tekrar çevirdi. Bu seferde Arapça elif yazan “e” harfinde durdu.

"Köl" ve "E…"

Her şey bu çarkıfelekle başlamış ve yine bununla bitecekti. Düşünmeye başladı o telaşla, neydi bu harflerin hikmeti diye…

Köl, kul olmaktan geliyor olmalıydı. Öyle ya ikisi de teslimiyetti. Teslim olmaktı tüm benliğinle. Peki ya E harfi?

Daha önce görmüştü onu bir yerde. İnce, uzun zarif bir harfti. Hatırladı evet o “Elif”in e’si idi. Doğruluğun, dürüstlüğün, dimdik ayakta durabilmenin e’si…

İki elinde tuttuğu kağıtları birleştirince “köle” yazısı çıkıyordu. Kul’un köl hâli, Elif’le bütünleşiyordu. Ve köle çıkıyordu ortaya.

Peki ama herkeste kul yazarken neden onun parasında köle yazıyordu diye düşünürken kalabalığın arasından bir ses geldi ve “senin paran bunlar” dedi.

“Neye kul olmak istiyorsan, önce köl olmaktan kurtulmalısın. Yok böyle olmaya devam edeceksen eğer, Elif’i hak etmiyorsun dedi ve ekledi "köle olma kul ol!... Elif gibi Rabb’e kul ol!" sesi yankılandı dört bir yanda...

Tam o anda orada bulunan kalabalıktan da aynı anda çıkan sesler duyuluyordu her yerde. Herkes ona dönmüş ve “Köle olma Kul ol!” Diye üzerine doğru geliyorlardı. Korkmaya başlamıştı, geri geri giden ayakları artık gitmez olmuştu. Korkudan susun diye bağırmak istese de avazı çıktığı kadar usulca "susun..." diyebildi sadece.

Olduğu yere diz çöktü, kafasını ellerinin arasına alıp “Nolur susun artık... Ben Kul’um, Elif’im, insanım ben!” diye söylenmeye başladı.

Bir müddet o hâlde kalmış ve hayli yorgun düşmüştü. Sonra aniden şak diye çıkan bir sesle irkildi. Kafasını kaldırdığında bütün o kalabalık yok olmuştu. Zaman ve mekan değişmiş gibiydi.

Etrafına bakındı ve az önce çok sıcak oldu diye açtığı terasının kapısı çarpıyordu. Koltukta uzanmış, bir elinde kumanda ve televizyonda en sevdiği dizi vardı.

Dizide de bir çatışma sahnesi. Silahlar, bağrışmalar ve kalabalıklar…

Avrupa’dan getirttiği özel ses sistemini o kadar çok açmıştı ki, çıkan bas sesleri adeta beynini uyuşturmuştu. Belki de bu yüzdendi başındaki bitmeyen ağrılar…

Demek bütün bunlar rüyaydı diye söylendi kendi kendine. Sağ tarafına kafasını çevirince onu, o çok sevdiği eşini gördü. Parmağındaki yüzüğü görüntülü olarak arkadaşına gösteriyordu son model telefonundan. Daha doğrusu hava atıyor gibiydi. Sonra sağ eline baktı, elinde tuttuğu taşlı tesbihe.

Kehribar taşlarından özel olarak yaptırmıştı. Bu tesbihi öylesine sağa sola çeviriyor ve parmakları arasında dolandırıyordu. Oysa Allah’ı anmanın bir parçası, zikrin taşlarıydı bunlar.

Olan bitene bir anlam verememişti. Hâlâ tüm vücudu titriyordu. Demek bütün bunlar bir rüyaydı, rahatlığın ve boş vermişliğin getirdiği bir rüya…

Ama kafasında yankılanan duyduğu ses aynıydı “Kul ol, Elif ol, köle olma!"

Birden gözleri duvarda asılı tabloya takıldı. Açık artırmada oldukça pahalıya aldığı, bir dekor olarak astığı Elif yazılı tablosu ilişti gözlerine. Daha önce hiç bu kadar dikkatli bakmamıştı ona. Ne kadar da güzel görünüyordu böyle.

“Demek Elif buydu dedi sessizce. Demek ki o köle de benim. Bütün bu eşyaların, bu lüks hayatın kölesi olmuşum da haberim yok “ dedi. Öyle bir kölelik ki kul olmaya bile zamanı kalmamıştı. Elif gibi olamamıştı hiçbir zaman.

Garip bir duyguyla terasa çıktı çarpan o açık kapıdan. Kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı, yıldızlar pırıl pırıl, ay hilal şeklindeydi. Derin bir nefes aldı ve bir gülümseme belirdi şaşkın yüzünde. Elindeki tesbihe dönüp “Ya Hak!” deyiverdi istemeden de olsa. Daha önce hiç zikretmemişti Rabbi’ni böyle içten, böyle güzel…

Sımsıkı kavradı tesbihi avucunda. İçinde bir yerlerde garip bir huzur hissetti. Karşıdaki caminin ışıkları yanmış, okunan ezan sesi tüm gökyüzüne ve onun kalbine dolmuştu sanki. Defalarca buradan dışarıyı, İstanbul’u seyretmiş ama o kubbelerin güzelliğini yeni farketmişti. O camiye ise sadece bir defa memleketten gelen arkadaşını gezdirmek için girmişti. Öyle müze ziyaretinden öte bir şey değildi. Fakat bugün İstanbul küçülmüş, kubbeler büyümüştü gözünde. En ilginci ise, minarelerin arasındaki ışıltılı mahyada kocaman harflerle yazılmış olan “Kul ol!” Yazısı idi. Bütün bunlar tesadüf olabilir miydi?

Hayır bunlar tesadüf değil, tevafuk olmalıydı diye düşündü. Belkide o kadar varlığın içinde mutlu olamamasının sebebi hep bu sahip olduklarıydı. Bu hayatta her şey olmuş ama Kul olamamıştı. Artık zamanı geldi diye düşündü bu kez köle olmayacaktı, kendini esir eden zamana ve mekana…

Zor olsa da Elif olmalı, bulmalıydı önce onu kendinde. Belki de o hep olduğu yerdeydi, ondan giden benliğiydi. Bu sır, bu gizem hepsi Kul olmada saklıydı

Kendinden emin adımlarla içeriye girip, önce televizyonu kapattı sonra kapıya doğru yöneldi.

Bu saatte nereye böyle der gibi bakan eşine ise sadece gülümsedi.

Nereye olduğunu bilmese de gitmesi gerektiğini biliyordu bir bilinmeyene.

“Hayırdır” dedi eşi, ne oluyor sana?

Yüzündeki gülümseme daha da belirgin olmuş, içini kaplayan huzurla döndü ve tekrar etti hatırladığı o sözcükleri:

“Elif’i bulmaya, kim bilir belki de Elif olmaya…

Etiketler
Elif olmak elifi bulmak Rüya köle kul olmak köle olmak çarkıfelek Benlik Huzur çıkmaz sokak gölgeler Değerler umutlar hayaller Varlı

Yazar Hakkında

Fadime Çetinkaya

Okumak zaman ister, yazmak ise dolu bir yürek... Ben ise okudukça yazanlardanım...

Yorumlar

  • 0 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap