Eleştiri
- Seyfullah Yılmazsoy
- 14 Eki 2018 - 16:17
- 4 dk okuma süresi
- -
- 0
Selamun aleyküm.
Allah nasip ederse bugün hemen hemen hepimizin içine düştüğü bir gaflet olan, eleştiri ve klavye mücahitliği üzerine bir şeyler yazmaya çalışacağız inşallah.
Yazmadan önce hepinizin benden daha iyi bildiği ve ihtimaldir ki birçok varyantını duyduğu bir hikaye üzerinden başlayacağız.
“Mahir bir ressamın talebesi bir resim çizer. Ustası ona “bu resmi git şehrin en işlek caddesine koy, yanına da bir kalem ile üzerinde ‘hataları bu kalem ile işaretler misiniz?’ yazan bir not bırak” der.
Öğrencisi hocasının sözlerine kulak verip denileni aynen yapar. Akşam tabloya bir bakarlar ki her yeri işaretlenmiş. Neredeyse hiçbir yer boş kalmadan her yer işaretlenmiş. Öğrencinin morali çok bozulur. Hocası ona “Yarın aynı resimden yine koy, yine bir kalem ve üzerinde ‘Hatalı gördüğünüz yeri Düzeltir misiniz?’ yazan bir not bırak” der.
Öğrenci yine harfiyen denileni yapar. Şehrin en işlek caddesine hocasının dediği şekilde bırakır resmi. Akşam hocası ile beraber resmin yanına giderler kalem dahi oynamamış. Tablo üzerine bir tek çizik atılmamış.
Şu an günümüzü büyük oranda esir alan sosyal medya, beraberinde, sürekli eleştiren, çözüm üretmeyen, klavye mücahitliği yapan, asan kesen ama iş icraate gelince sükuta bürünen, sosyal ortamda aslan kesilen ve şahsı hariç A’dan Z’ye her şeyi ve herkesi eleştiren ama iş gerçek planda icraat gerektirdiğinde süt dökmüş kedi olan bir topluluk da getirmiştir.
Oluşan bu topluluk öyle genele yayılmıştır ki, İslami sayfalardan komedi sayfalarına, tarih sayfalarından sanat sayfalarına kadar herkes, her alanda uzman olmuş, her şeyi eleştirmiş, herkesi hatalı görmüş, her şeyi eleştiri oklarının hedef tahtası haline getirmiştir.
Hangi yazıya baksanız birisinin cehaletinden (ki eleştiren, eleştirilenden farklı değil) dem vuruyor, hangi yoruma baksanız ötekilerinin hatalı olduğunu dile getiren ve şahsının hatadan beri olduğunu ima eden bir muhteva ihtiva ediyor, hangi paylaşıma baksanız bir tarihi karakter veya kanaat önderi, İngilizlerin dayattığı tarihi envanterlerle insafsızca eleştiriliyor.
Eleştiren Alim(!) eleştirilen Alim(!).
Gerçekten şu an oluşan genel tablo “cehalet ne güzel ya her şeyi biliyorsun” sözünü haklı çıkarır nitelikte ya da niteliksizlikte diyelim.
Peyami Safa’nın çok güzel bir sözü var.
O der ki: İnsan az bildiğini anlamak için çok okumak zorundadır!
Ama devrimizde okuyan cahil, okumayan alim.
İlim ehramından olan nice bilginler, ilmin ağırlığı ile mütevazi ve bir meseleye dair konuşurken veya yazarken haddini bilir bir halde iken, “keenlemyekun” mesabesinde olan, ilimden behresi olmayan, elifi görse mertek zannedecek olan kişiler çok rahat atıp tutabiliyor, asıp kesebiliyor ve hadlerini aşabiliyorlar.
İşte okumak ile okumamak arasındaki bariz fark!
İşte bilmek ile bilmemek arasındaki bariz fark!
Bizlere dayatılan sosyal medya bunu amaçlayarak dayatılmıştır.
Şahıslar okumaktan uzaklaşsın, aslını ve kendini tanıyıp şecaati kuşanmasın, basireti takınmasın, sürekli sosyal medya mücahitliği yapsın, en kıymetli serveti olan zamanının yekûnunu çarçur etsin ve özelini bütün dünyaya açmaktan imtina etmesin.
Böyle yapsın ki, İslamın istikbali için çalışmasın, davayı dava edinmesin, veda hutbesini dinleyen yüz yirmi bin sahabinin sadece on bininin Medine’de medfun olup kalan yüz on bininin dünyaya yayılarak İslamı haykırmasını idrak edip gıpta ederek özenmesin ve ciğeri beş para etmez kişilerin özel hayatının yakın takipçisi olup onların özentisi olarak hak davanın hak yolcusu olmasın.
Halbuki İslam “oku” emriyle başlamıştır ve bireylerini okuyarak “diri olanlar” statüsüne yükseltmiştir.
Halbuki İslam “bilenlerle bilmeyenlerin” bir olmayacağını söyleyip doksan küsür yerde bilmeyi, akletmeyi, düşünmeyi, tefekkür etmeyi, ibret almayı emretmiştir.
“Oku” diyen Rabbimiz, “okudun mu?” diye soracaktır ve neslimiz maalesef sosyal medyada ahkam kestiğini söylemekten başka bir şey söylemeye yüz bulamayacaktır.
Okumanın “yaşamak” okumamanın da “ölüm” oluğunu idrak edememiş olarak huzur-u rahman’a varacaktır.
Ve bizler de onları tembihlememiş ve hatta ağladıklarında sussunlar diye sosyal medyaya yani suni ölüme özendirmiş kişiler olarak, onları İslam davası ile dertlenen kişiler yapma adına mücadele etmemiş kişiler olarak, dava şuuru ile yanmalarının vesilesi olamamış kişiler olarak gideceğiz yüzümüz yerde iken.
Aileler artık daha bilinçli adımlar atmalıdır bu meselede.
Zira sosyal medya ile neslimiz, aslından da benliğinden de uzaklaşıyor fersah fersah.
Onları okumaya yönlendirmeli, sahte kahramanlara özendirmektense tarihimizdeki gerçek kahramanlara özendirmeli, benliklerini bulmaları adına büyüklerimizin ayak izlerini takip etmelerine ön ayak olmalı; sosyal medyada ahkam kesmelerini izlemektense, sosyal planda çözüm üretmelerine öncü olmalıyız.
Böyle olmadığı taktirde zaten batılılaşan neslimizin zihinlerinin de tamamen Batıdan müteşekkil olmasını engelleyemeyiz! Bizim davamız, dava adamlarımız, dava kahramanlarımız, ecdadımız bizlere övünç kaynağı olarak yeter. Ne Batıya muhtacız, ne onların sahte kahramanlarına, ne sosyal yaşama biçimlerine ne de sosyal medyasının zehirli uzantılarına. Artık bu meselde bilinçli adımlar atmalı ve sosyal ortamda mücahit olup, sosyal hayatta kedi yavrusu olan, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan gençlerimizi eğitmeliyiz.
Eğitmeliyiz ki gelecek adına ümitvâr olalım. Eğitmeliyiz ki “istikbal İslamındır” hakikatine tez zamanda vasıl olalım.
Rabbim bizleri eğitimli ve ferasetli eğiticilerden eylesin. Bizleri “okuyan cahillerden” uzak eylesin. Bizleri “okuyarak dirilen ve dirilten” kimselerden eylesin. Ve neslimizi sosyal dünyanın kirliliğinden, eleştirme hastalığından, bilgi sahibi olmadığı meselede fikir sahibi olmaktan ve klavye mücahitliğinden beri eylesin. Tekrardan “bilgi sahibi olunmadan fikir sahibi olunmayan günleri” yaşamayı bizlere nasip eylesin.
Zafer yakındır istikbal İslamındır.
Yorumlar