Dünya Evine Çıkıştan Girmek 3 / Saygısız Koala Sendromu Ve Dahası
- Meltem Ortakcı
- 19 May 2018 - 12:33
- 7 dk okuma süresi
- -
- 0
Şimdiye dek ilk iki yazıda evliliğin hazırlık sürecinden ve bu süreçte yaşanılan zorluklardan bahsetmiştik. Serinin sonuncusu olan bu yazıda ise evlilik süresince çiftler arasında gelişen insani ilişkilere değineceğiz. Birbirini severek evlenmiş, birbirleri için birçok şeyden fedakarlık etmiş ve birbirlerine hala kıymet veren eşlerin olduğu bu güzel ülkede boşanma oranları neden bu kadar yüksek? Ne oluyor da çiftler bir süre sonra birbirine tahammül edemez hale gelip birbirlerinden kaçmaya başlıyorlar? Evin beyi işlerini bahane ederek eve hep geç geliyor, hanım her akşam üstü “yine gelecek” diye strese girmeye başlıyor? Peki neden? Buyurun, birkaç tespitle bu sorunlara ışık tutalım:
Öncelikli sebep evliliğin hazırlık aşamasındaki helal olmayan münasebetler. "Sakın bir erkek, yanında mahremi olmadıkça yabancı bir kadınla yalnız kalmasın." [Buhârî, Nikâh 111, Cezâu's-Sayd 26, Cihâd 140, 181; Müslim Hacc 424, (1341).] ve "(Yabancı) bir kadınla yalnız kalmayın, çünkü onların üçüncüsü şeytandır." Gibi sayıca oldukça fazla olan hadis-i şeriflerden ve ayetlerden hareketle evlilik öncesinde girilen haram münasebetlerin zararının evlilik sürecine yansıyacağı gayet açık bir gerçektir. Hatta bu durumun çocuklara bile sirayet edebileceğini söyleyen alimler var. Burada özellikle üzerinde durulması gereken husus nişanlılık sürecinin İslam fıkhı için ruhsat anlamında hiçbir şey ifade etmiyor oluşudur. Örneğin; bir erkeğin nişanlısı olan hanım ile arasındaki haramlık sınırı sokakta hiç tanımadığı bir başka hanımla olan haramlık sınırından farksız değildir. “Ama nişanlım...” diyerek verilen her taviz aslında evlilik sürecinin işleyişine yapılan olumsuz müdahalelerdir. Kaldı ki birinin nişanlısı olmak, mutlaka o kişinin eşi olunacağı anlamına da gelmeyebilir, nihayetinde her şey insanlar için. Bu sebeple düğün alışverişi, aile toplantıları derken ilişkiye vurulan ve o an masummuş gibi görülen her şeytan darbesi ileride evliliğin bereketinden ve muhabbetinden çalacak olan bal tuzaklarıdır.
Bir başka husus ise; özel alana hunharca yapılan müdahale. İnsanların evlendikten sonra kendilerine azıcık özel alan bırakmaları çok büyük bir ayıpmış gibi karşılanıyor nedense. Bu gözler neler gördü! Eşinin hanım toplantılarına bir şekilde dahil olabilen erkekler mi ararsınız; kocasının başka erkek arkadaşlarıyla yaptığı 9-10 halı saha turnuvasına katılıp afilli hareketlerinin storysini çeken hanımlar mı? “Kocişimle maç keyfisi, kalp kalp kalp.” Ablacığım bir rahat bıraksana ya adamı! İşte ben bu duruma “saygısız koala sendromu” diyorum. (Tamamen benim uydurduğum bir sendrom olup bilimsel hiçbir gerçeklik barındırmamaktadır.) Yani neden bir hanım evlendikten sonra kendine ait bir sohbet grubunda, helal bir dost meclisinde yanında kocası olmadan farklı insanlar göremesin ki? Aynı şey erkekler için de geçerli elbet... İnsanların evlenmiş olmasının kimliklerinden çalması gerektiği fikrini kim uydurdu? Çalmamalı; aksine onlara yeni bir kimlik kazandırmalı. Zaten bir insandın, artık evli bir insansın. Bu yeni bir kimliktir. Yeni insanlar, yeni ortamlar, yeni akrabalar... Eşlerin eve geldiklerinde birbirlerine anlatacakları birkaç farklı şey muhabbeti doğurur, ilişkiyi besler. Her şeyi birlikte yaptığınızda birbirinize ne anlatabilirsiniz ki? Hiç "Ama iş ortamı var" demeyin çünkü merak buyurmayın, çiftler birbirinin iş ortamına da fazlasıyla yetişiyor. Gün içinde yapılan kırk beşinci telefon görüşmesi ile herkes her şeye vakıf oluyor zaten. Eve gelince de; “Aç şu televizyonu da bir şeyler izleyelim.” Anlatacak, konuşacak bir şey kalmamış ki ne yapsınlar? Eee nerede sohbet, nerede muhabbet? Peki süreç böyle ilerlerken çiftlerin birbirinden sıkılmalarından daha doğal ne olabilir, soruyorum size? Kocası: “Ben içeride biraz çalışacağım/ kendime vakit ayıracağım/ canım sıkkın, biraz düşüneceğim/ yorgunum biraz dinlenmek istiyorum” dedi diye bir kadın neden küser? Sen de otur, kendine vakit ayır, kim olduğunu hatırla, ibadet et, kitap oku, hiçbir şey yapamıyorsan düşün ama yeter ki sen de kendini şarj et; yıpranan yerlerini onar. Kendin için, eşin için, çocukların için, evliliğin için ve en önemlisi; insan kalmak için...
Bir başka husus, bu kez benim uydurmadığım ve tamamen bilimsel olan “ Zeigornik etkisi.” Bu Rus bir psikolog olan Bluma Zeigarnik tarafından bulunmuş bir sendromdur ve şöyle der: İnsan beyni yarım bıraktığı şeyleri hatırlamada bitirdiği şeyleri hatırlamaya nispetle daha başarılıdır. Aslında bu durum daha çok iş ve çalışma sahasında kullanılan bir yöntemdir ama bunu insan ilişkilerine evirmek de mümkün ve bence elzem. Yani yarım bıraktığınız bir kitabı beyniniz size sürekli hatırlatır, bir filmin tamamını izleyemediğinizde aklınıza hep o son sahne gelir ya da bir şarkıyı bitmeden kapatmışsanız bütün gün dilinize o şarkı pelesenk olur. Peki bu insan ilişkilerinin neresinde? Bu sendrom, halk arasında “içine atma” şeklinde ifade ediliyor aslında. Taş olsa çatlar, şeklinde ifade edenler de var. Bu durumu evlilik üzerinde örnekle açıklamaya çalışalım. Erkek farkında olarak ya da olmayarak kadının kalbini kırıyor ve bu erkeğin genel davranış bozukluğundan kaynaklanıyor diyelim. Eğer kadın bu sorunu çözmeden içine atar ve bir şekilde üstünü örterse beyin yukarıda adı geçen sendrom sebebiyle sürekli o hadiseyi düşünecek, düşündükçe kuracak, kurdukça daha çok düşünecek, daha çok düşündükçe düşündükçe daha çok daha çok kuracak. Alın size mis gibi kısır döngü. Küçücük bir olay nerelere geldi? Sonra erkek buna benzer, çok daha küçük ve tolare edilebilecek bir şey yaptığında Allaaaah ortalık yangın yeri... Erkek haklı olarak diyecek ki: “Bunda bu kadar büyütecek ne var?” Halbuki bilmiyor ki hanım ablanın içinde günlerdir fırtınalar kopuyor. Sonrasında hep şu alışılmış cümle duyulacak: “Zaten sen beni hiç anlamıyorsun.” Tavşan dağa küsmüş hadisesi işte, bilirsiniz. Fakat bu kırgınlık yaşandığında, ilk sinir geçtikten sonra kadın eşine “Ben bundan rahatsız oldum, lütfen bir daha yapma” dese ne olur? İmasız, net, dümdüz. "Bunu yapmamalısın, çünkü...” İnsanlar sorun ve sıkıntılarını pek tabi kırmadan incitmeden de dile getirebilir. Hatta öyle ki şayet bu konuda sıkıntı yaşıyor isek bir uzmandan destek almamız oldukça faydalı bir iş olacak.
Bir diğer hadise kantarın topuzunu kaçırmakta üstüne olmayan şey: Saygısızlık. Bu daha çok özellikle evliliğin ilerleyen yıllarında beylerde peydah olan bir hastalık. Evet hastalık diyorum çünkü bir erkeğin bir kadınla belli bir süre evli olmasına dayanarak istediği saygısızlığı yapma cüretini kendinde bulabileceğini sanması hastalıktan başka bir şey değildir. Bu kimseler acilen tedavi olmalı hatta gerekirse de iyileşene dek bir kliniğe kapatılmalılar. Sokakta bir başka kadın adres sorduğunda Zeki Müren kadar kibarlaşabilen adamlar evde hanımlarına bir şey anlatmaları gerektiğinde hızla Tarzan’a dönüşüyorlar. Bunun ayıp tarafından mı baksak günah tarafından mı bilemedim ama nereden tutarsak tutalım elimizde kalacağı belli. Hatta ümmetin bir hanım ferdi olarak böyle adamlar üzerinde herhangi bir hak talebim var mıdır bilmem ama, eğer bir gün böyle bir hakkım olacak olursa hakkım katiyen helal değildir, böyle biline. Çünkü sen bey amca, yıllardır her türlü kahrını çeken o kadına canının istediği gibi saygısızlık edip, ona hayatı zindan edemezsin. Hem ne demişler; gün gelir hesap döner!
Son olarak; birileri hep evliliği kötüleyecek. Hayat amacı artık sadece kocasına dırdır yapmak olmuş teyzeler, eşine bir gün gün yüzü göstermemiş amcalar hep evliliği kötülerler. Hatta şöyle saçma bir zırvalık vardır insanlar da bunu birbirine anlatır ve sinir bozucu şekilde gülerler: Bir genç bir gün yaşlı bir adama “Evlilik nasıl?”diye sormuş, o da “İyidir evlat, karın dert ortağın olur.” Demiş. Genç: “Ama benim derdim yok ki...” demiş, o da gülmüş; “Evlenince o da olur evlat” demiş. Evet, gülüyor muyuz şimdi burada? Aman ne komik! Buyurun bu müthiş mizahı hep birlikte coşkuyla alkışlayalım. Peygamber sünnetinin geldiği hale bakın. Efendimiz (asm) de bugün birileri böyle zırvalasın diye evini saadet yuvası yapmak için onca çile çekmişti zaten, tabi ya! Bu insanlar hep olacak, her yerdeler ve hep konuşurlar. Böyle insanlara izin vermeyin. Hatta bir amca veya teyze size böyle bir şeyler söylemeye yeltenirse ona sorun: “ Sen benim evleneceğim kişiyi tanıyor musun teyze/ amca? “Hayır.” İyi o zaman, bir zahmet hakkında konuşma!” Çünkü hiç kimsenin ümmetin gençlerinin moralini bozmaya hakkı yok. Peygamberin(sav) umut bağlayıp evlenmelerini telkin ettiği ümmet, cami bahçelerinde paçalarından nankörlük akan yaşlılar tarafından zehirlenmeye mahkum edilemez. Allah aşkına izin vermeyin. Biz evliliği de ancak hayatımızın rehberi olan Efendimiz (asm)’den öğreniriz; eşinin özelini orada burada anlatmaktan sıkılmayan amca ya da teyzelerden değil.
Bir gün İslam birliğini sağlayacak, Kudüs’ü ve tüm ümmeti esaretten kurtaracak olan şey İslamiyetin gerçek şuuruyla yoğurulmuş yuvalar ve böyle yuvalarda sünnet üzere büyütülmüş çocuklar olacaktır Allah’ın iziniyle. Allah(cc) nurunu bir gün tamamlayacak ve bizler de bu düsturla yaşamaya gayret ettiğimiz müddetçe bu nurun bir parçası olmaya yüz süreceğiz inşaallah.
Rahman ve Rahim olan Allah (cc) ümmetin her ferdini korktuklarından emin kılsın ve bizleri muttakilere önder kılsın inşaallah. Çünkü;
Onlar, “Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder eyle” diyenlerdir. (Furkan/74)
Selam ve dua ile...
Yorumlar