Dengeyi Uzakta Arama 3. Bölüm
- Kemal Ağca
- 15 Ağu 2016 - 13:52
- 4 dk okuma süresi
- -
- 0
Rutubetin, soğuğun ve sersemletici sessizliğin arasında kulaklarından girip, beyninin kıvrımları arasında dolaşan; önlerine çıkan her damarı, her siniri bir neşter titizliğinde çizip yırtarcasına ilerleyen fısıltı okları, kulaklarına bastırdığı ellerine rağmen zihninin kuytularında uçuşmaya devam ediyordu. Kalın ve parlak halkaların dış yüzlerindeki suretler birer desenden fazlası olduklarını ispat etme yarışındaydılar. Yüzünü ne tarafa çevirse, zincir bütün halde bileklerine bağlı prangalar ile içinden geçip birleştikleri duvarda bulunan halka arasında yükselerek bir eğri oluşturmuş, bir engerek çevikliğinde eğilip bükülerek yöneldiği tarafa hamleler yapıyordu. Fısıltılar katlanılacak gibi değildi:
“Kovulmuş!”
“Terk edilmiş!”
“Hayırsız evlat!”
“Değersiz!”
“Tembel!”“Zayıf!”
Zincire bakmaya korkuyordu. Yükselerek etrafında dans eden zincirin halkaları, üzerlerinde bulunan sönük gözlerini ürkütücü bir biçimde ayırıp, ağızlarını gelişi güzel açıp kapayarak delici ithamlarını aşağılayıcı bir biçimde yüzüne vurmaktaydı. Annesi, eski nişanlısı, babası, müdür ve daha bir çok tanıdık yüz, metal halkaların üzerinden fısıltılarını yağdırıyordu. Bağırmaya ve ağlamaya ara vermeden devam ediyordu. Ama etrafını sarıp ellerini zapt eden bu zincirin ve içine çekerek adeta yok etmek isteyen bu hücrenin pek de merhametli olduğu söylenemezdi. Bütün bunlara rağmen başını kaldırıp yukarıya, cılız ışığın sızdığı deliğe baktı. O kadar da uzakta görünmüyordu. Zincirin uzunluğunun oraya yetişmesine müsaade edip etmeyeceğini sorgulamadan bir hışımla yerinden sıçradı. Karşısındaki duvara doğru yaptığı hamle biraz yükselmesine olanak tanımakla beraber, ipleri de tamamen salmamıştı. Yere düştü ama hemen tekrar kalktı. Fısıltılar dur durak bilmeksizin devam ediyor, hatta her hareketinde daha da artıyordu. Beyninin içinde uçuşan yaban arılarının sürüsüne aldırmadan yeniden atağa geçti. Her hamlesinde ışığın biraz daha arttığını gördü. Her sıçrayışında, ellerini duvarla dışarısı arasındaki tek bağlantısı olan deliğe her uzattığında, giderek genişliyordu. Bir daha, bir daha, bir daha…
Tam ellerini artık küçük bir pencere genişliğine gelen yarığa atacakken koluna dolanan zincirin ısrarcı çekimiyle gözleri ışığa sabit, elleri de yukarı doğru açık vaziyette sırtüstü yere yapıştı. Başının arkasında tarif edilemez bir ağrı belirmiş, etrafında ne varsa onlar da artık tarif edilemez bir hale girmişlerdi. Zaten umumen karanlık olan hücre, mutlak bir karanlığa bürünmüş, kendisi de o karanlıkta yok olmuştu…
Diz çökmek ve bağdaş kurarak oturmak onun için her zaman bir ıstırap haline dönmüştü. Bacakları uyuşur, ayaklarını oynatamaz, ayağa kalktığında ya da bacaklarını açtığındaysa; milyonlarca iğne, derisi üzerinde kendilerine yer arar gibi olurdu. Bağdaş kurunca da belini dik tutamaz, bacaklarını da birbirine iyice geçiremediği için sırtüstü düşüverirdi, ki sırtını bir duvar veya bir desteğe yaslamamış olsun.
“Ya babaanne çilek toplamaya gidecektik hani? Hem artık dizlerim ağrıdı. Ayaklarımı karıncalar yiyor.”
“Evladım dersini oku sonra gideriz. Azcık dayan ama sen de. Bu kitabın önünde ayak uzatılmaz. Edepli olmak lazım.”
Minik ellerini dizlerine bastırıp ovalarken, az önce bezgin ve ağlamaklı bir ifadeyle babaannesine ettiği sitemden utanmıştı. Yüzü hicapla eğilmiş ve alt dudağını ısırıp dayanmak için kendine telkinler vermeye başlamıştı içinden. İnce kaşlarını kaldırarak, gözleri yerde, dudaklarını büzmüş vaziyette kısık bir sesle yine şikayet etti:
“Ama bacaklarım çok ağrıyo”
Yeşil fon üzerine kahverengi çiçek desenli, oyalı yazmasını bir kez daha gevşetip başına dolayan yaşlı kadın tebessüm ve acımayla karışık bakışlarını torununa dikti, yanağını tutarak Semih’ciğini ikna edecek bir cümle kurdu:
“Ne zaman dara düşsen, ne zaman sıkıntıda olsan dua et. Allah duyar.”
“Allah’ım ayaklarımı ağrıtma” dedi birden yüksek sesle ellerini açıp. Minicik ağzından çıkan bu duayla babaannesi, gülerek ona sarılma isteğine engel olamadı.
“Tamam, geç dinlen biraz o zaman. Uzan şuraya da.”
“Tamam” dedi ince sesiyle ve hemen duvarın kenarındaki mindere uzandı. Pencereden esen rüzgar, beyaz tül perdeyi yelken gibi doldurarak içeriye hücum ederken göz kapakları neredeyse çenesine uzanmak için çabalıyordu. Engel olmadı, kendini tatlı, serin boşluğa bıraktı…
Yine kulaklarını tırmalayan fısıltılar etrafında dans ediyordu. Öncesine nisbeten içeriye daha fazla ışık giriyordu şimdi. “Rüya mıymış?” diyebildi ızdırap içinde. Prangaların sürtünüp yara yaptığı bileklerinin kaşıntıya benzer acısını hissedebiliyordu. Kan ter içinde bitkin halde yine çamur zeminin üzerine uzanmaktaydı. Fısıltıların arasından birisi, diğerlerini geride bırakarak büyük bir ivmeyle kulaklarından girip, zihninde hatırı sayılır bir yer etmeyi başardı. Az önce rüyadayken babaannesinin söylediği şeydi bu:
“Dua et!”
Son gücünü kullanarak kollarını yere doğru bastırıp çeken zincire inat kaldırdı ve ellerini açıp,
“Allah’ım sen beni duyarsın, beni kurtar…” dedi.
Mecali kalmamış, neredeyse fısıltıya yakın bir tonda dudaklarından dökülen bu duayı elbette Âlim ve Semi olan Allah’ dan başkası duyamazdı.
Işık gözlerine dolarken başını kaldırdı. Az önce bir delik boyutunda olan pencerecik; kenarlarından taşlar düşerek, kumlar dökülerek açılıyor, üzerinde olan duvarı adeta ışıktan ağzıyla yiyordu. Işık bütün bedenine yayılmış, zincirin halkaları fısıldamalarını kesmiş, bileklerindeki prangalar kilitlerinden boşalıp yere düşüvermişti. Duvarlar hızla ve gürültüyle yıkılıyor, etrafını saf ışık sarıyordu…
Belinin ağrıdığını hissetti. Bacakları da yine uyuşmuş, ayaklarına kadar karıncalanıyordu. Kolunun üzerindeki başını kaldırdı. Boynu tutulmuştu ve kolları da tuhaf şekilde gerilmiş gibi ağrıyordu. Yakından, hem de çok yakından, sokağın başındaki camiden gelen yüksek ezan sesi bütün mahmurluğunu aldı. Dikkat kesildi. Yüzünde beliren gülümsemeyle hemen kalktı yerinden, lavaboya koştu. Büyük bir titizlikle, uzun zamandır uzak kalmışlık hissiyle abdestini aldı. Sabahın serin rüzgarı yüzüne çarparken adımları onu camii kapısına getirmişti bile. Dönüp kendi oturduğu apartmanın kapısına doğru baktı. Sonra başını kaldırıp caminin kubbesine ve minaresine baktı.
“Bayağı da yakınmış yav.”
Etiketler
Yazar Hakkında
Kemal Ağca
Mezar taşıma, "hep yazdı ama yazar olamadı..." yazın
Yorumlar