Cemil Meriç, "Umrandan Uygarlığa" Tahlili
- Arif Olgun Yeşilyurt
- 18 Kas 2017 - 12:03
- 6 dk okuma süresi
- -
- 0
Cemil Meriç, Türk düşünce hayatının en önemli mütecessis ve münzevi fikir işçilerinden biridir. O, herhangi bir ideolojik kalıba sığmayacak kadar büyük bir münevver ve münekkiddir. Onun, sağ ve sol cenahlarca kabul gören fikir ve tenkitleri günümüz münevverlerine yol göstermektedir. Kendi tabiriyle “fildişi kulesi” nden çıkarak medeniyetimiz ve kültürel zenginliğimizin yeniden inşası için önemli eserler vermiştir. Doğu ve Batı literatüründeki edebiyat, tarih, felsefe ve sosyoloji alanlarındaki kaynakları uzun yıllar boyunca tahlil ve tenkit eden Meriç, bu eserlerdeki bilgi ve fikirleri kendine has anlatımıyla harmanlayarak bizlere aktarmıştır.
Meriç, 1974 yılında kaleme aldığı “Bu Ülke” isimli eserinin devamı niteliğindeki “Umrandan Uygarlığa” adlı eserinde Eski Yunan’dan Avrupa’ya, Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar uzanan geniş bir coğrafya ve zaman diliminde; kültür, medeniyet ve batılılaşma kavramlarının nasıl anlaşılması gerektiği ve bizler; yani Cumhuriyet Türkiyesi’nin mensupları yeni bir kültür ve medeniyet inşa edebilmek adına neler yapmamız gerektiğini dile getirmiştir. Kitap beş ana bölümden oluşmaktadır.
- Çağdaş Uygarlık Düzeyi
- Medeniyetin Ölümü
- Araftakiler
- İdeoloji
- Traduttore Traditore
Yazar, birinci bölüme şöyle giriş yapıyor: “Bütün Kur’an’ları yaksak, bütün camileri yıksak, Avrupalının gözünde Osmanlıyız. Osmanlı yani İslam. Karanlık, tehlikeli, düşman bir yığın!” Bu ifadeleri okuduğumda Avrupa’nın yani Hristiyan aleminin, biz Osmanlı evlatlarına yani Müslümanlara olan düşmanlık ve kinlerinin hiçbir zaman yok olmayacağının ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren yüzünü her dönemde Batı’ya yani Avrupa’ya dönmüş olmasının, bizleri onların karşısında zavallı göstermekten ileri gitmeyeceğinin farkına varıyorum. Kendi deyimiyle “Avrupa, maddeciliğine rağmen Hristiyan’dır. Hristiyan için tek düşman biziz.” Milletlerin, Çağdaşlaşma ve Batılılaşma süreçlerini sorgulayan ve bu süreçlerin temellerini irdeleyen Meriç, Batı uygarlığı karşısında Türk Aydının tutumunu değerlendirmeye koyulur. Batı uygarlığının temellerini Eski Yunan’a kadar götürür. Meriç’e göre Eski Yunan sefil, hayasız ve iğrençtir. Kendi deyimiyle “Orta çağda dua ve ibadetten bunalmış ruhların sığındığı bir limandı bu ahlaksızlık…” ve şöyle devam eder: “Bugün bize sunulan Yunan manastırlarında görülen rüya, keşişler hayatının bir vahası. Evet Yunan’ın papazlar güzelleştirdi. Onlar olmasa Yunan bize olduğu gibi görünecekti.”
Avrupa’nın aslında akılcı olmadığının üzerinde duran yazar, Avrupa dışı ülkelerin bilhassa İslam ülkelerinin daha akılcı olduklarını söylemektedir. Bunun nedenini de Kapitalizme girmemek ve maddeci olmamakla açıklar. Yazarın bu söylemlerinden Kapitalist toplumların aslında maddeciliğe yani eşyaya bağlılıkları onları akılcılıktan ziyade kişiliklerini yok eden, katı ve insanlık dışı bir dünya oluşturdukları anlaşılıyor. “Çağdaşlaşmanın kıstası nedir?” diye soruyor Meriç. Tanzimattan beri yüzümüzü döndüğümüz kendini masum ve tehlikesiz gösteren nizam mı, yoksa bürokrasi mi, atom bombası imal etme gücü mü? Çağdaşlaşmayla eşdeğer bir kelime kullanıyor yazar: “Avrupalılaşmak yani yok olmak” Batılılaşma ihtiyacının bu kadar çok talep edilmesi ve meş’um sonuçlar doğurması kendi medeniyetimize olan inkar ve tenkitten kaynaklandığı açıkça belirtilmekte.
Yazar ikinci bölümde medeniyet mefhumu üzerinde durur. Avrupalıların medeniyetten ne anladığını anlatır. Almanlar ve Fransızların medeniyet mefhumuna bakışını değerlendiren Meriç, sözü bize getirir ve şöyle ifade eder: “Medeniyetsiz yaşamak ecelsiz ölmek gibi bir şey. Bazıları medeniyeti fuhşiyat olarak tanıtıyorlar, yanlış.” Avrupalı aydınlar son yüzyıldaki her alandaki üstünlüklerinin vermiş olduğu sarhoşlukla medeniyet kavramanı Avrupa ile özdeşleştirdiler. Kendilerini tek temsilci olarak gördüler. Meriç Avrupalıların bu tutumları karşısında kendi öz değerlerimize dönmemizi, İbni Haldun’un, Umran ve Asabiyet kavramlarını açıklayarak dile getirmekte. Umran kelimesinin Avrupalının medeniyet dediği kavramdan daha derin ve kucaklayıcı anlam içermesi, Meriç’in haklı olduğunu gösteriyor.
“Umrandan habersizdik, medeniyetede ısınamadık. İnsanlığın tekamül vetiresini ifade için kendimize layık bir kelime bulduk: uygarlık. Mazisiz, musikisiz bir hilkat garibesi”
Kültür kavramının milletler üzerindeki etkisini irdeler yazar. Fransızlarda ve Almanlarda kültür kelimesinin neler ifade ettiği üzerinde durarak, bütün Avrupa dillerinin bu kelimeyi benimsediğini ve Amerika’da ise bütün toplum hayatını kucaklayan bir bütün olduğunu ifade eder. Bizim için ise kültür; yakın zamana kadar “hars” olarak ifade edildiği, ancak “Amerikan kültür anlayışının bizim içimize sokulmasıyla kültürden ne anladığımızı şaşırır olduk.” diyen Meriç, toplumlara irfansız bir kültür anlayışının benimsetildiğini vurgular. Yazarın Tanzimat aydınlarına yüklenmesinde ne kadar haklı olduğunu şimdi görmekteyiz. Çünkü ihtişamlı bir medeniyetin çocukları olarak taklit edilen batı medeniyetinin temelleri o zaman atılmıştır.
“Bugünü Aydınlatan Dün” isimli alt başlıkta yazar, Medeniyet kavramını tarihi nüanslarla daha açık bir şekilde ele alır. Batının aslında medeniyetten hiçbir zaman açıkça ne anladığını dile getirmediğini belirtir. İngiliz tarihçi Arnold Toynbee’den atıfta bulunur. Onun, Medeniyet kavramı hakkındaki tespitlerinin doğruluğunu bizlere aktarır. Çünkü Toynbee’ye göre tek bir medeniyet yoktur. Medeniyetler vardır ve her medeniyetin belli bir kaderi. Değişmeyen insanın mizacıdır, manevi yapısıdır. Bir diğer altbaşlıkta ise medeniyetleri öldürür Meriç. Bunu ifade ederken farklı medeniyetlerin yetiştirdiği fikir adamları ve münevverlerinin ifadeleriyle bağdaştırır. Roma, Bizans, Çin gibi medeniyetlerin ölümleri anlatılır.
“Maddeye gömülen Medeniyetler Tanrı’yı öldürdü.” diyen Meriç, Avrupanın aslında hasta olduğunu, bunun sonucunda da dünyayı 2.Dünya Savaşı gibi büyük bir yıkıma götüren siyasi ideolojiler türettiğini aktarır.
Yazar, üçüncü bölümde “Ortaçağın karanlık gecesinde muhteşem ve münzevi bir yıldız…” diye övgüyle ve hayranlıkla bahsettiği büyük münevver İbn-i Haldun ve muhteşem eseri Mukaddime’den söze başlar. Okumaktan büyük haz duyduğum bu eseri Meriç, daha iyi anlaşılması amacıyla tahlil ediyor. İbn-i Haldun’suz bir İslam düşüncesi insana ızdırap veriyor. Meriç’in ifadeleriyle “Mukaddime, Osmanlı aydınının 16.asırdan beri tavaf ettiği bir abide.” Mukaddimede geçen Umran kavramını şöyle izah ediyor yazar: “Umran geniş manasıyla medeniyet, yani; bir kavmin yaptıklarının ve yarattıklarının bütünü, içtimai düzen, adetler ve inançlar.” İbn-i Haldun için de “Hem medeniyet tarihinin hem de sosyolojinin kurucusu.” ifadelerini kullanır. Yaşadığımız dönemde Mukaddime adlı eserin tam manasıyla anlaşılıp izah edildiği söylemek imkansız. Çünkü sosyal bilgiler alanındaki gelişmişlik düzeyimiz buna yetersiz kalmakta.
Yazar, bu bölümde anlatmaya başladığı “Araftakiler” başlıklı yazısında, Batı düşüncesine yön veren fikir adamlarıyla devam eder. Bunlardan biri Machıavelli‘dir. Bizim en büyük eksiklğimizin siyaset düşüncesine gözlerimizi kapamış olmamızdır diyen Meriç, Machıavelli’nin siyasi düşünce ve fikirlerinin Avrupa siyasi düşünce sistemine nasıl yerleştiğini bilmemiz gerektiğinden yola çıkar. Çünkü Machıavelli yaşadığı dönem itibariyle insanların zaaflarına tanık olmuş ve siyasi kavgaların mağduru olmuştur. “Hükümdar” adlı eserinde devlet yöneticilerinin nasıl davranması gerektiği, politikacıların halkı nasıl kandırdığı hakkında bilgiler verir. Amaca ulaşmak adına yapılan her şeyin mübah olduğu anlayışın Batı siyaset kültüründe yer edinmesini sağlamıştır.
Yazarın “İdeolojiler” olarak başlık attığı dördüncü bölümü okumaya başladığımda, toplumsal hayatı ve insanların fikri hayatına yön veren bir çok ideolojik kavramın tanımını ve farklı kavramlarla olan ilişkisini öğrenmeye başladım. Öncelikle İdeoloji ve Mit kavramlarından başlıyor yazar ve şöyle devam ediyor: “Bugün mit denince, daha çok bulanık bir düşünce, yalan, hata gelir akla. Mitin bir başka manası da ilkel kavimlerin rüyası.” Ütopyadan bahsederken keskin bir ifade kullanır yazar : “Ütopya; hakim sınıfların aşağı sınıflara sunduğu bir nevi seraptır, bir telafi, bir tatmindir adeta.”
Meriç, ideolojik kavramların tanımlarını yaparken Marx’a, Freud’a, Nietszche’ye, Mannheim’a, Comte’a atıfta bulunarak onların ideolojik ve sosyolojik fikirlerinden bahseder. Mesela Comte için şu ifadeleri kullanır: “Comte için gerçek sosyoloji bilgi sosyolojisidir.” Marx’ın sosoyolojiye yaptığı katkıyı önemser yazar. Çünkü Marx bu katkıyı sağlarken ideolojik tespitlerden kaçınmıştır.
Yazarın beşinci bölümde “Traduttore Traditore” isimli başlığını görünce hemen kelimenin manasını öğrenmeye koyuldum. Kelime manası olarak “çevirmenin, metnin bire bir aynısını çevirmemesi” anlamına gelen bir söz. Dili yalnızca iletişim aracı olarak görmemek gerekiyor. Duygu ve düşüncelerin de aktarımı olarak görmeliyiz. Her dilin kendine özgü bir dünyası vardır. Bu sebeple kavramların kendine has muhtevasının ve çağrışımlarının birebir başka bir dile aktarımı imkansızdır. Yazar, bu bölümde bu ifadelerin doğruluğunu örneklere açıklamaya çalışmış. Namık Kemal’in eski bir eserinin tercümesi hakkında yapılan hatalara ilişkin sert ifadeler kullanıyor. “Kendi eserlerimizi genlerimize böyle mi tanıtacağız?” diye yakınıyor.
Kitabın son yapraklarını açmaya başladığımda, Meriç’in, Victor Hugo’nun “Asırların Efsanesi” adlı destanından bir bölümünden yaptığı çeviriyi bizlere aktardığını görüyorum. Çevirinden aldığım lezzet anlatılır gibi değil vesselam.
Yorumlar