Çatı Katı
- Rümeysa AkmanX
- 23 Ağu 2020 - 13:52
- 7 dk okuma süresi
- -
- 0
Açık pencereden içeri giren rüzgâr, ikiz kardeşlerin arasındaki buzları eritmeye çalışıyordu. Dedeleri Eyüp, kendisini ziyarete gelen torunları ile neşelense de ikisinin sürekli birbiri ile kavga etmesi onu huzursuz ediyor, üzüyordu. Tavuklarını yemlerken, bir taraftan da yukarıyı dinliyor, torunları yine tartışmadan yanlarına gitmek istiyordu. Emir ve Bedirhan ondört yaşındaydı. İkiside aynı koltuğun iki tarafına oturmuş, telefona bakıyor, arada bir gözlerinin ucundan birbirlerine bakıp, işlerine devam ediyorlardı. Emir’in, koltuğun ortasına doğru uzattığı ayakları, Bedirhan’a değiyor, parmaklarıyla onu gıdıklıyordu. Bedirhan rahatsız olunca eliyle kardeşinin ayaklarını sertçe itti. Gözlerini telefondan kaldırmadan sakin bir sesle:
- Başka yere uzat pis kokan ayaklarını!
- Ben bu tarafa uzatmak istiyorum. Rahatsız olduysan başka yere git!
Eyüp Dede odaya girince tartışma başlamadan son buldu. İkisinin de kin dolu gözlerini görebiliyordu. Televizyonun yüksek sesi odaya hâkim olmuş, kulakları rahatsız ediyordu. Televizyonu kapatıp, torunlarına döndü. Elindeki süslü bastonuyla, büyük gözlüklerinin altındaki iri elmacık kemikleriyle gülümsedi. Yetmiş yedi yaşında olmasına rağmen dinç bir bedene sahipti. Eliyle tavanı göstererek:
- Benim örümcekler yine tavanı ele geçirmiş. Şöyle ufak bir temizlik yapalım.
Yüzlerinde oluşan mimiklerden anlaşıldığına göre kardeşler hiç temizlik yapmak istemiyorlardı. Ama yine de, dedelerini üzmemek için hâl ve hareketlerini hemen düzelttiler. Bedirhan ayağa kalktı:
- Dedeciğim, temizlik robotu alsak, uğraşmamıza hiç gerek kalmaz.
- Kendi temizliğimi kendim yaparım. Ne gerek robota.
Elindeki bastonu hafiften havaya kaldırıp, sağa sola doğru hızlı hızlı dans eder gibi hareket etti. Torunları gülerek izliyordu:
- Bakın ne kadar dincim.
İkisi de alkışlayıp, “ süpersin dede” diyerek tezahürat yapıyorlardı.
Gülüşmelerin yerini derin bir sessizlik aldı. Hepsi işe koyulmuş, odaları temizliyorlardı. Emir, evin giriş kısmındaki tavanı temizlerken, demir bir çubuğun olduğunu fark etti. Sandalyenin üzerine çıkıp, daha detaylı incelemeye koyuldu. Dikdörtgen bir çizgi vardı. Çatıya çıkış yeri olduğunu anladı. Demir çubuğun üzerindeki alçıyı tamamen kazıdı. Olanca gücüyle asılmaya başladı. Sesleri duyan Bedirhan, Emir’e bakıp hiçbir şey demeden ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyordu. Emir:
- Bakacağına yardım etsene, çatıkatının kapısını açalım.
Bedirhan’ın merak duygusu ağır bastı. Beraber kapağı açtılar. Demir çubuğu aşağı indirdikçe ardından merdiven gelmeye başladı. Tozlu merdivenlerden çıkıp, kapıya vardıklarında hayal kırıklığına uğradılar. Kapı kilitliydi. Eyüp Dede, bahçeden geldiğinde çatı katının kapısını görünce kaşlarını çatıp, sinirle bastonunu kenara fırlattı. İncecik derinin kapladığı yüzü kızardı, sinirden ne diyeceğini bilemedi. Merdivene güçlükle oturup içindeki kızgınlığını cümlelere dökmeye başladı. Sürekli aynı cümleleri söylüyordu:
- Niye açtınız niye? İçimde bir şeyler kopuyor sanki. Niye açtınız niye?
Elini kalbine götürüp hüngür hüngür ağlamaya başladı. Kardeşler dedelerinin koltuğunun altına girip onu yatağına götürdüler. Sakinleşmesi için bir oraya bir buraya koşturuyorlardı. Emir, sürekli “özür dilerim” diyor, Bedirhan su içirmeye çalışıyordu. Bu akan gözyaşlarının ardında büyük bir gizem olduğunu ikiside anlamıştı.
Bir süre sonra Eyüp Dede sakinleşmişti. Fakat ağlamaktan kızarmış gözleri boşluğa dalıp gidiyordu. Bedirhan, sormaya emin olamadığı soruyu cesaretini toplayarak sormaya karar verdi. Kısık bir sesle:
- Dede, yukarıda ne var?
Emir, dedesinin cevap vermeyeceğini düşünüyordu. Kaş göz işareti yaparak Bedirhan’a susmasını ima etti. Eyüp Dede kalkmaya karar verdi. Sırtını yatağın başlığına verdi. Konuşmaya yeltendiğinde ağzının kuruduğunu fark etti. Bir bardak su içti:
- Çok uzun zaman önce, çatı katında çok sevdiğim oğlumun, yani amcanızın hatıralarını bıraktım. Ona ait olan tüm duygularımı kilitledim. Yere düşsen kimsenin yardım etmediği, herkesin birbirinden kaçtığı zamanlardı. Günlük hayatta yaptığımız çoğu şeyi yapamaz hale gelmiştik. Nefes almak o kadar zordu ki! Korona virüsü Çin’den tüm ülkeler yayılmış, ölümler her gün artarak devam ediyordu. Hastanelerde yer kalmamıştı. Dünya nefes almak için o kadar mücadele etti ki, herkes elinden geleni yaptı. İlk zamanlar bizim köyde virüse yakalanan olmamıştı. Biz yinede önlemlerimizi alıyorduk. Fakat virüs vakaları bizim burada da görülmeye başladı. Çatı katını düzeltmeye karar verdik. O zamanlar amcanız on yedi, babanız üç yaşındaydı. Çatı katını düzeltip, amcanızı oraya çıkardık. Virüs bulaşırsa kurtulamayacağını biliyorduk. Çünkü akciğerleri doğuştan zayıftı. Yukarıda tüm eşyaları vardı, kitapları, kıyafetleri, bilgisayarı… Fakat geç kalmıştık. Virüs, oğluma çoktan bulaşmıştı. İlk zamanlar bizden saklamaya çalıştı. Her zamanki öksürük nöbetleri olduğunu söylüyordu. Kapıyı kilitleyip bizi içeri almayınca virüse yakalanmış olduğu kesinleşti. Hastaneye gitmeyi istemedi. Çok ısrar ettik, çok dil döktük; ama gitmedi. Keşke diyorum, keşke zorla götürseymişim! Son zamanlarını evde geçirmek istediğini söyledi. Yemeklerini kapının önüne koyuyorduk. Biz gidince o alıyordu. Fakat bir sabah kahvaltısını almak için kapıyı açmadı. Sesler de gelmiyordu. Korkarak çıktık yukarıya, o gün kapıyı kilitlememiş. Kapıyı açtığımda, amcanızın cansız bedenini yatağında uzanmış bir şekilde buldum. Yüzünde, çektiği bütün sıkıntılardan kurtulmuş, rahatlamış bir insanın ifadesi vardı. O an, hastalığın bana da geçebileceği aklıma gelmesine rağmen ona son bir kez sımsıkı sarıldım. Bedenini hâlâ kollarımda hissediyorum. Virüsten dolayı hiçbir eşyasına dokunamadık. Tüm hatıraları o kapının ardında bıraktık. Ta ki bugüne kadar…
Dedelerinin anlattıkları, Emir ve Bedirhan’ın yüreğinde bir kurt gibi oradan oraya kımıldıyordu. Bu acı hatıra, küçük bedenlerine çok ağır geldi. Omuzları çökmüş, göz kapakları ağırlaşmıştı. Gözyaşlarını birbirlerinden saklamaya çalışıyorlardı. Uzun bir sessizlik oldu. Odada sadece masanın üzerindeki eski saatin sesi duyuluyordu. Ağaçların arasında dolaşıp gelen rüzgâr bedenlerine sertçe dokunuyor, onları uyandırmaya çalışıyordu. Eyüp Dede’nin içinde yıllar sonra ilk kez yukarıya çıkma fikri ağır basmış, oğlunun hatıralarına sarılmak istemişti. Çekmecede özenle sakladığı kilidi, torunlarına verdi. Bedirhan koşarak çatı katına çıkarken, Emir, dedesinin koluna girdi, yavaş yavaş çıktılar. Tozlu küçük pencereden loş bir ışığın içeriye girdiği çatıda yüzlerine örümcek ağları çarpıyordu. İçerisi havasızlıktan ve sıcaktan nefes alınmayacak hale gelmişti. Emir koşarak pencereyi açtı. Otuz yedi yıl sonra bu odaya tekrar girmek çok farklı duygular bıraktı Eyüp Dede’nin yüreğinde. Oğlunun küçük pencerenin yanındaki yatağı düzenini hâlâ koruyordu. Ayak seslerinden rahatsız olan böcekler, köşelere kaçıyordu. Duvara yaslanmış kitapların üzerini örten örümcek ağları, o zamanı koruyor gibiydi. Yatağın başındaki çekmecenin üzerinden yere saçılmış defter sayfaları vardı. Üzerinde yazılanlar o döneme ışık tutuyordu. Bazılarının üzerinde kan lekeleri vardı. Yere, çekmecenin üzerindeki kutudan kalemler saçılmıştı. Oğlu, bu kalemlerle duygularını kanla birlikte sayfalara aktarmıştı. Eyüp Dede sayfaları alıp yüreğine bastırdı. Yatağının üzerinde oturup, gözlerini kapadı. Oğlunun kelimeleri arasında yolculuğa çıktı. Emir, çekmeceyi açtığında üzerinde tarihler olan CD’ler buldu. Küçük bir kamera, cep telefonu ve bilgisayar vardı. Emir, CD’leri izlemek için koşarak bilgisayarını almaya giderken, Bedirhan dedesine sarılıyordu. CD’yi bilgisayara yerleştirdi. Eyüp Dede, yıllar sonra oğlunun hatırasını göreceği için tarifsiz duygular yaşıyordu. Oğlu, kendisine bakıyordu. Yaklaşık on görüntü vardı. Hepsini izlediler. Ve artık son görüntüye gelmişlerdi. Bir zamanlar çatı katından:
“Bugün kendimi iyi hissetmiyorum. Artık nefes almak o kadar zor ki. Yaşadığım her duyguyu kelimelere dökmeye çalışıyorum. Zor oluyor; ama bazen yazıyor, bazen kaydediyorum. O kadar çaresiz kaldık ki. Dünyanın sonu ne olacak diye düşünmeden edemiyorum.”
Ağlamamak için çok direndi; fakat göz pınarları buna izin vermedi.
“Annemi, babamı, kardeşimi o kadarçok özledim ki. Sımsıkı sarılmayı, öpmeyi, onlarla bir bardak çay içmeyi… Sizi çok seviyorum. Size bu kadar yakınken, sarılamamak beni kahrediyor. Bu kayıtlarımı kimler izliyor bilmiyorum ama söyleyeceğim şu ki, sevdiklerinizin kıymetini bilin. Onlar yanınızda iken sarılın, öpün. Sakın ertelemeyin sevginizi gizlemeyin. Öyle bir gün gelir ki yanınızda olsa bile sarılamazsınız!”
Öksürük nöbetleri başladığında, nefes alma sesinin gürültüsü Eyüp Dede’nin içini acıtmıştı. Kamerayı yere düşürdüğünde sesler ve sadece tavanın görüntüsü vardı. Kamerayı alarak ‘sizi seviyorum’ dedi ve kaydı durdurdu. Yaklaşık bir saat oldukları yerden kalkamadılar. İzledikleri görüntüler zihinlerinde dolaşıp duruyordu. Eyüp Dede, sayfalara sımsıkı sarılmaya devam ediyordu. Emir ve Bedirhan ağlamaktan şişmiş gözleriyle birbirlerine baktılar. Aynı anda ayağa kalkıp sımsıkı sarıldılar. İkisi de ağlıyor, birbirlerini çok sevdiklerini söylüyorlardı. Çatı katında yıllar sonra sarılmak, öpmek kelimeleri, ete kemiğe bürünüyordu. Sarılmanın ne derece önemli, muhteşem olduğunu ilk defa çatı katında hissediyorlardı.
Bir zaman sonra…
Çatı katında yaşanan bu anılar her tarafa yayılmış, herkes kaydedilen görüntüleri izliyordu. Eyüp Dede, evini ziyaretçilere açtı. Yazılan notları, camların ardındainsanlara sundu. Merak eden herkes ‘çatı katı’nı görmek için uzaktan, yakından geliyorlar, yaşanılan Korona virüslü günlere ufak bir yolculuğa çıkıyorlardı. Eyüp Dede ise arada bir çatı katından öksürük sesleri duyuyordu. Bazı geceler rüyasında oğlu ile birlikte çatı katındaki küçük pencerenin önünde kitap okuyor, dağları seyrediyorlardı.
Yorumlar