Fikir Düşünce

Burası İşte Orası

  • 5 dk okuma süresi
  • -
  • 0
Burası İşte Orası

Yaşı biraz ilerlemiş olanlarımızın sıkça kullandığı bir kalıp var. "Neredeeen nereye..." diye. Ömür bir yol ve biz de yolcularız. Zamanın çizgisinde sürekli olarak ilerlemek zorunda olan biz yaratılmışlar için ne durmak ne de geriye dönmek mümkün değil. Buna mukabil olarak bu zaman yolu da dümdüz değil. Sapaklar var, caddeler var, sokaklar var, tali yollar, ana yollar, bazen de çıkmazlar var. Ara sıra kayboluruz. Etrafımıza bakıp bize geldiğimiz yolu hatırlatıcı bir işaret, gitmek istediğimiz tarafa doğru yönelmek için de bir yol ararız. İşin kötü tarafı, biz çoğu zaman kaybolduğumuzu bile fark edemiyoruz. Bu yolda fark edemediğimiz bir şey daha var, o da attığımız her adımdan sonra arkamızda aşılmaz bir duvarın peyda olması.

 

İşte bu duvarlardandır ki insan hep zamanda o duvarları atlamanın yollarını aramış, düşünmüş, üstünde çalışmalar yapmıştır. Geleceğe gitmek, geçmişi değiştirmek için yolculuk yapmak her kültürün edebiyatından bilimine kadar işlemiştir. Romanlar ve hikayeler yazılmış, filmler ve bilimsel çalışmalar yapılmıştır ve yapılagelmektedir. Bu yolda atılan adımlardan dolayı neredeyse bütün dillerde "keşke, eyvah, iyi ki, belki" kavramlarını ifade eden kelimeler doğmuştur. İşte "zamanda yolculuk" olgusunu insanın aklına düşüren yegane etmen de bu kelimeler olmuştur.

 

Keşkeler, eyvahlar ve geçmişi değiştirmek isteği, hep buraya gelene kadar yaptığı hatalardan pişman olan fakat gelecekte de benzer veya aynı hataları tekrar etmemek için çaba harcamaktan gafil olan tembellerin işidir. İnsan dünyaya çırılçıplak, ayakta duramayacak kadar güçsüz, tek kelime etmekten aciz bir bebek olarak gelir. Bunun anlamı, insanın ancak öğrenerek, hatalar yaparak ve bu hatalardan ders alıp doğruları öğrenerek yaşamasının zorunluluğudur.

 

Pekala. Biraz duygusal ve hafif seyreden bir başlangıçtan sonra yavaştan taşları dökmeye başlayabilirim. Dergi ahalisinin tabiriyle biracık "suyu sert" olarak ün yapmışım. Ben ne sert ne de katı değilim aslında. Öyle gevşek bir zeminde yürüyoruz ki ayağımızın ucu ile dahi dokunsak yer yerinden oynuyor. Gerçekten neredeyiz biz tam olarak? Ben bu durumu biraz da "Buralar hep bostandı..." diye betonlar dikilmiş bir yeri göstererek ama manavdan "organik veya az GDO'lu" meyve sebze alan halkımızın durumuna benzetiyorum. Gerçekten epey yol katetmişiz bravo bize. Hakkını yemeyelim tabi insanların, geldiğimiz yeri şöyle bir durup bakarak sorgulayanlar yok değil en azından. Tamam da kardeşim, bu noktadan memnun değiliz, şuan burada olduğumuzu da biliyoruz ama neresi burası? Biz nasıl geldik buraya? Narkozdan yeni çıkan adam gibi "neredeyim ben" sorusunu sormanın âlemi ne? Yol gidenindir diye bastık gaza... Hiç trafik ışığı, levhası, uyarısı var mı, cezası, kuralı var mı diye düşündük mü?

 

Düşünmeyiz çünkü başımıza ne geldiyse hep onun yüzünden... Suç hep onun oldu. "O" işte her kimse bütün suçlu o. Ara sıra suçlu "sen" de oldu ama genelde o pislik, ahlaksız irrite uyandıran bet suratlı sebep hep "o". Fakat asla "ben" olmadı. Burada biraz zamirlerle dans ettik ama mesele bu. "Ben"e laf yok ama. "Ben" daima mükemmel, güzide, muhteşem, masum ve harikadır. "sen" bazen birazcık iyi yönleri de olmasına karşın yine de "ben" gibi değildir. Ama "o" yok mu "o"... Tam bir pislik, aşağılık, her kötü şeyin sebebi o... Elimizden gelse ona karşı nefretten ve suçlama hissinden neredeyse dilimizden çıkarıp, üçüncü şahısların tamamını bir odaya tıkıp dökeceğiz üzerlerine benzini, çakacağız kibriti...

 

"Yoksa benim, bizim bu ıssız tekinsiz yerde ne işimiz var kardeşim? Hayır yani sen de iyi birine benziyorsun şimdi Allah var. Ama herkesi yoldan çıkaran hep "o"... Sütten çıkma ak kaşığım ben. Yolda bir iki sapak kaçırdıysam benim suçum değil ya. Vallahi o yaptı diyorum ya."

 

"Ben eskiden ne güzel tam tesettür giyinirdim, şöyle büyük eşarbım vardı, böyle uzun mantom falan vardı. Ama o moda var ya moda... Gözü kör olsun onun. Biz çok böyle örfüne, kültürüne bağlı kimselerdik. Ama o televizyon yok mu o televizyon... Allah canını alsın onun. Abicim bak diyorum sana, harama bakmışlığım yoktu benim. İki gözüm önüme aksın ki hep bu batı kültürü beni bu hale getirdi. Ağzıma içki sürmezdim ben ama hep o kör olası arkadaş çevresi her halta alıştırdı beni. Yok abim ne kumarı yahu! Arada işte iddiaydı, piyangoydu falan Allah affetsin oynuyoruz ama hep doblosu olan eniştenin hıyarlığı. Yoksa benim ne işim olur. Namazlara da gidiyordum işte cumaları camiye. Bizim ordaki imamın bazı davranışları hoşuma gitmedi. Soğudum namazdan falan. Artık gitmiyorum camiye de Allah affetsin. Ama bak biliyosun benim hiç günahım yok. İmam örnek olmadı ki. Hep "o"nun yüzünden vallahi..."

 

"Yav aslında biliyosun bu dünyayı beş tane büyük aile yönetiyo. Onlar planlıyor bunları toplumları bozuyorlar, savaş çıkarıyolar petrol için falan. Yani bunda benim ne kabahatim var? Okumamaktan kaynaklı aslında bunlar hep. Ülkemizde kitap okuma oranı çok düşük. Geçen televiyonda izledim istatistiklere göre..."

 

Gülüyorum şuan. Televizyonda izlemiş kitap okuma oranının azlığını. Şecaat arz ederken sirkatin söylemek gibi. Sen okuma zaten bir şey. Dünyayı yöneten beş büyük ailenin şeceresini bilir ama kendi ailesinin neye ihtiyacı var, nasıl yetiştirilecekler, çocuklar neyden korunacak, nasıl terbiye edilecek, hanımına nasıl davranacak bilmez. Çünkü hep "o" suçlu. Bazen "sen", ama asla "ben" değil. Zamirler içinde en masum olanıdır "ben" her zaman için.

 

Artık ne oldu ne bitti sorgulayıp anlama zamanıdır. Bahaneler bizi daha iyiye taşımayacak. Etrafa bir bakıp da "Burası neresi, nasıl oldu da buraya gelebildim?" diye sorarken bile birilerini yada bir şeyleri suçlamak eğiliminden kurtulmalı insan. O veya bu şekilde kaybolduk. İşin içindeki sır aslında o kadar da âşikâr ki...

 

Hep "onun yüzünden..." diye sıralıyoruz ya sözde savunmalarımızı... "Peki ya ben?..." demeli bir kere de insan. En nihayetinde telkin eden oydu evet, ama icabet eden ben idim... Yasak meyveyi gösteren oydu ama alıp yiyen ben oldum. Bir de bakmışım ki ben "o" oluvermişim. Yine idrak ettim ki İblis'i yoldan çıkaran bir şeytan da yoktu. Birden "o" oluvermişti...

 

Şimdi bu geldiğimiz yer neresi mi? Burası işte tam da orası...

Etiketler
İblis Yol Ömür Tesettür Şeytan o GDO

Yazar Hakkında

Kemal Ağca

Mezar taşıma, "hep yazdı ama yazar olamadı..." yazın

Yorumlar

  • 0 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap