Bulut
- Efendi Twitter
- 30 Eki 2017 - 14:47
- 3 dk okuma süresi
- -
- 0
Bugünkü oyun onu fazlaca yormuştu. Üzerini epey çamura bulamış, ter içinde kalmıştı. Annesinden işiteceği azarı hafifletmek için bu şekilde eve gitmemeye karar verdi. Doğruca çatıya çıktı, Kimsenin bilmediği, bulamayacağı ve kendiyle olacağı o özel mekana, kendi küçük dünyasına. Sessizlik gerekiyordu, öyle de yaptı. Parmak uçlarında ilerledi ve çatının kapısını hafifçe araladı. Kapı tahta olmasına rağmen o kadar paslıydı ki, belli bir noktadan sonra gıcırdamaya başlıyordu. Ve zamanla bu noktanın neresi olduğunu çok iyi öğrenmişti. Gıcırdama mesafesine 7 santim kala yere bir işaret çizmiş, 7 santimi de o boşluktan geçmeye çalışırkenki hata payı olarak ayarlamıştı. Akrobatik hareketlerle, açılan kısımdan geçmeye çalıştı. Önce yan yan ilerledi sonra bir anda atıverdi kendini çatıya. Yine başarmıştı, hiçbir ses çıkarmadan operasyonu tamamlamıştı. Bu tarz eğlencelikler onu mutlu ediyordu. Mutluluk..dedi. İnsanlar onu göremezken o daima diplerinde durur. Yavaşça kendi alanına doğru ilerledi ve kartonlardan yaptığı kulübesine yerleşti. Burası onun yaşam alanıydı. Onu hayata bağlayacak malzemeler dışında hiçbir fazlalık yoktu. Eşyalara değil kendine ayırmıştı çünkü dünyasını. Ne çok şey biliyordu hayata dair, eşyaların ruhumuzu öldürmekten başka bir işe yaramadığını mesela.. ya da insanların kendilerinden kaçmak için onlara sığındığını..
En sevdiği kekten her daim 3 tane bulundururdu yanında. Biraz meyve suyu, bir parça kalem ve resim defteri. Her zaman çizerdi, çizmekle kalmaz yazardı da. Kağıtların insanlardan daha sabırlı olduğunu da biliyor, hayal gücünün derinliklerine doğru yol alabiliyordu. Gökyüzüne baktı. Bulutlar yavaş yavaş köşelerine çekiliyor, güneş yerini almaya başlıyordu. Gözlerini kapadı, yüzünü güneşe döndü, derin bir nefes çekti içine. Yüzüne kocaman bir tebessüm yayıldı. Hemen defterini eline aldı, bir bulut kondurdu ortasına. Ve başladı yazmaya..
“Ben bulut. Bi memlekete kadar gidip geleceğim. Üzülmeyin.” yazıyordu göğün kapısında. Üzülmeyin, çünkü insanlığın ağlamayı bile unuttuğu memleketler için ağlamaya gidiyorum. Hayallere bürünmüş umutları yeşertmek için… Sevdiğine gidiyordu, arkasında bırakarak bütün sevdiklerini.
Üzülmeyin demek kolaydı ardında bıraktıklarına. Peki üzülmemek, bunu başarabilirler miydi? Ya kendisi, bu hasrete dayanabilir miydi, bilmiyordu. Hem her gidiş bir hüznü gerektirmezdi ki. Bayramlıklarını ümitle bekleyen çiftçi çocukları için gerekliydi veda. Yola çıkmalıydı artık ve hiç tanımadığı insanların gönlüne umut damlaları salmaya gidiyordu. Bavuluna doldurdu sevgiyi, yola koyuldu. Kimi zaman dağlara rahmet, kimi zaman kederli kuşlara neşe bırakmıştı. Şimdi ise daha uzak diyarlara süzülüyor,bir şairin şiirinden akmayı kolluyordu. Henüz çok yol almamıştı, durakladı. Yüreğine döndü: Hasret, ne de zormuş.” dedi sessizce. Kalırken gitmeyi, giderken de dönmeyi özlüyor insan. Ardına baktı, yeri çoktan dolmuştu diğerleriyle. Hayat hiç beklemeden gidenin yerini dolduruyordu; belki biraz eksik, biraz fazla. Bir damla süzüldü yüreğinden, hafifledi. Bir parça pamuk yerleştirdi yarılan göğsüne. “Gözyaşı ruhu temizliyor.” dedi, “zihni de öyle… Belki de, devam etmeliyim.”
İlerledikçe ardında sıcacık bir güneş bırakıyor ve yüreği çatlamadan toprak yetişmeye çalışıyordu. Gittiği şehrin ışıkları selamlıyordu onu huzmeleriyle, birazdan yağacaktı. Yeryüzünden topladığı, içinde büyüttüğü hasreti damla damla dağıtacaktı yeniden. Çünkü hasret yeryüzüne, vuslat arşı âlâya mahsustur. Bazen durakladı, bi memleket kadardı hasreti. Kalbinin ağırlığını taşıyamayacağını sandığı anlarda dinlenmesi gerektiğini biliyordu. Bazen hiç olmadığı kadar hızlandı. Üzülmek neye çareydi ki? Kolları kenetlenmiş, yeni bir şehir için yine bir şehre vedaydı gurbeti. Ama biliyordu ki gidiş içinde dönüşü barındırır. Ve belki bundandır tüm bekleyişler. Çünkü her bekleyiş, dönüşe selâmi bir duruştur. Gitmenin isyan olduğu kainatta dönmek en büyük devrimdir…
Resmini tamamlamıştı. Hasretin resmiydi bu. İçinde sevinci de hüznü de barındıran. Yeryüzünün tüm renkleri gibi. Kapadı defterini, gözleri buğulanmıştı. Çatının aralık olan kapısı ardına kadar hiç açılmayacakmış gibi kapanmıştı. Hüzün kaplamıştı içini.
“Ne büyük laflar ettim yine. Bulut gönüllere umut olmaya gitti belki ama benim gönlüm karanlığa soyundu.” dedi. “Yağsa da bir ferahlasak…”
Yorumlar