Bir Kitabın Hikayesi
- Fadime Çetinkaya
- 28 Tem 2018 - 10:38
- 3 dk okuma süresi
- -
- 0
Ey gönlümün aynası!
Geçmişin izlerini taşıyan, akıp giden zamanın göz pınarlarında… Ben olan, beni yazan, beni anlatan. Buram buram ilim kokan, her bir sayfası okunası… Dünün, bugünün ve yarının nüshası… Sen, insan olmamın bir parçası… Bilirim, levh-i mahfuzla başladı yolculuğun. Kaderin defteri oldun, zamanın ve mekânın, ve dahi olacakların kitabı…
İlahi ilmin aynası olarak kaldın. Çoğu seni bilmez, bilmedi de.
Yolculuğun başladı o günden bugüne, bir bilinmeyenden bilenene… Gözlerin gördüğü, kalplerin kör olduğu günlere…
Ah insan! Derdini, tasasını, ilmini taşıyamadı bir avuç yüreği. Dökmeliydi içindekileri ki özgür bıraksın bedenini. Önce taşa, kayaya söyledi olup bitenleri. Taş ağır, kaya sert olsa da kazıdı bir bir başından geçenleri. Sonra taşımak istedi yazdıklarını beraberinde. Ne de olsa önemliydi yüreğinden koparıp, kazıdıkları. Tahta buldular, levha yaptılar da anca güç yetirdiler ilmi kaldırmaya. Ama ne taş, ne de tahta yetmedi, yetemedi.
Bir dönem ipeğe yazıp, sakladılar duygu ve düşüncelerini. Dile gelip de diyemediklerini, sevdiceğinin eline tutuştururlar belki diye. Ne değerliydi yazıp çizdikleri böyle? Geçmişten izler taşısın istiyorlardı, bilmeyenlere.
Ah dile gelse de anlatsa koca Nil Nehri bir bir olanları. Taze kesilmiş sazlardan, nasıl papirüs denilen kağıtları yaptıklarını. Belki tek tarafına yazıyorlardı lakin, ağaç bir silindire sarılmış tornalar biçiminde kitapları olmuştu artık.
Ve sen doğmaya başlamıştın, geceyi aydınlatan ay misali…
Hatırlar mısın? Eski Mısırlıların dua ve adaklarını taşıyan ilk kitabı, dirilere yazılan “Ölüler Kitabı” olmuştun artık. Ne şiirler, ne ağıtlarla bezedi seni insanoğlu papirüsün üzerine, bir fırça ve kama ile. Süslenirsen, çok okunursun diye resimler çizilirdi her yanına.
Çok çaba sarf ettiler seni korumak için. Sonunda daha dayanıklı olan deriyi keşfettiler. Parlattılar, cilaladılar, katladılar ve bir parşömen elde ettiler. Sonra dikilebilen bu parşömenlerle ciltli bir defter oldun. Öyle ya, papirüse göre daha dayanıklı idi parşömen, zarif koyunun derisi…
Artık şeklini almıştın yavaş yavaş. Üstelik silinip, tekrar tekrar yazılabiliyordun. O yokluk günlerinde ne de değerli idin insan için. Korunur, muhafaza edilirdin. Anımsadın mı? O zamanlarda harfler yazılmaz, resmedilirdi. Yani bir sanattı kitap yazmak, onları çoğaltmak ve saklamak…
Ta ki kâğıt bulunup, harfler şekillenene dek. Paçavradan yapılan kâğıt, parşömenin önüne geçene dek… Ne de olsa daha az maliyetle elde edilir olmuştun. Ve çoğaldıkça değerin de bilinmez olmuştu. Elde çoğaltmak zor gelmişti de makinistlerin, dökmecilerin ve kuyumcuların desteği ile matbaacılık doğmuştu o yıllarda.
Gel zaman, git zaman kitaplar basılmaya başlamıştı artık, 1450 sıralarında… Görünüşün düz yazıyı andırır ama el ile boyanır, yaldızlarla süslenirdin. Belki şeklin bozuk lakin içindekiler ve sen önemliydin.
Ve taşıması kolay olsun diye küçüldün fakat içeriğin hâlâ kocaman idi. Seni okuyabilmek başlı başına bir sanattı o zamanlarda. İşte bugünkü hâlini aldın almasına da eski değerin kaldı mı bilmem!
Bak şimdi tozlu raflarda unutulur oldun. Paha biçilmez emeklerin, üç beş kuruşa değeri oldu. Oysa bir bilseler levh-i mahfuzdan izler taşıdığını, O’ndan emanet, O’nun bir nüshası olduğunu… “Oku” emrinin tek varisi, ilahi emrin bir parçası…
Ey kalbimin sözcüklerini taşıyan kitap! Buram buram ilim kokan, her sayfası okunası!
İnsanlığın dünü, bugünü yarınının aynası! İşte bu senin hikayen.
Ya okut kendini okurum diyebilene,
Ya da oku bizi koyma raflara, tozlanmış yüreklerde…
Etiketler
Yazar Hakkında
Fadime Çetinkaya
Okumak zaman ister, yazmak ise dolu bir yürek... Ben ise okudukça yazanlardanım...
Yorumlar