Edebiyat

Bey Amca İle Çok Çiçekli Konuşmalar

  • 6 dk okuma süresi
  • -
  • 0
Bey Amca İle Çok Çiçekli Konuşmalar

Geçen gün bir kitapçıya gitmiştim, büyük bir kitapçıya… Nedenini anlamadığım bir kalabalık vardı. Böyle şeyler aslında insanın içinde geleceğe dair yeni yeni umutlar yeşertiyor ancak vaktimin olmayışı beni biraz tedirgin etmişti. Vaktim yoktu, gerilmiştim ve defterime not aldığım kitapları görevliye sormak için sırada bekliyordum. Danışmada bile ciddi bir kalabalık vardı. Orada orta yaşlarda bir çiftin sevimli denebilecek tartışmasına şahit oldum. Kadın:

“Hep böyle yapıyorsun, çocuğun her istediği alınmaz diye kaç kez konuştuk. Karışmıyorum bu sefer ne alırsan al. Sonra ben kötü anne oluyorum. Bakalım bu çocuk on beş yaşına geldiğinde ne yapacaksın? Hayır şu huyunu değiştirmek için aynı şeyi daha kaç kez konuşmamız gerekiyor bilmiyorum ki! Ben tekrar tekrar anlatmaktan bıktım sen dinlemekten bıkmıyorsun.” Adam göründüğünden daha akıllı olacak ki sesini çıkarmamayı tercih etti. Ya da kadının art arda sıraladığı cümleleri aklında tutamamıştı, bilemiyorum. Zaten gözlemlediğim kadarıyla kadın-erkek ilişkilerindeki aksaklığın temel sebeplerinden biri bu, bana sorarsanız. Kadın bitmez bir enerji ve hafızayla her şeyi sıralarken adam kadının ilk söylediğini çoktan unutmuş oluyor genellikle. Sonra da ver elini “vay sen beni dinlemiyorsunlar, benimle ilgilenmiyorsunlar”. Neyse bu arada ben de kalabalığı ve çocuğun başı boşluğunu fırsat bilip onunla biraz muhabbet yürüttüm. Galiba çocuğun kendi geleceğine dair yarın ölüm yokmuşçasına yapılan bu tartışmaya şahit olmasını istemedim. O da ilk başta biraz çekimser dursa da daha sonra yapacak daha iyi bir şey olmadığını fark ettiğinden olacak bana her şeyi bir bir anlatmaya başladı. Adını, kaç yaşında olduğunu, hangi okula gittiğini anlatıp ona göre yeşil kapaklı kutuların yeşil elmadan yapılmış olduğundan falan bahsetti, turuncu olanlar da portakaldandı tabi… Bana en sevdiğim böceği sordu mesela. Daha önce hiç böyle bir şey düşünmediğimi fark edip üzüldüm. İnsan hayatında kaç kez böyle bir soruyla karşılaşırdı ki zaten? Bu soru beni, çocuk ve yetişkin dünyasının arasına sığacak olan koca dağlara yaslayıp bir güzel başımı okşadı, üzgün gönlümü avuttu.

Çocuktu, dağdı, böcekti derken biraz oyalandıktan sonra sıra nihayet bana gelmişti. Hızla defterime not aldığım kitapları danışmadaki görevliye sıralamaya başladım. Sonra olan oldu ve tam olarak o tarafa bakmıyor olmama rağmen birinin beni müthiş rahatsız eden bakışlarının üzerimde olduğunu hissettim. İhtiyatla ve sakince o yana yöneldim. Yanılmamıştım. Kambur belini kamufle etmeye çalışırcasına dik durmaya çalışan, artık yüzünde ufak ufak yaşlılık emaresi lekeler belirmiş bir adam bana az önceki çocuğun böceğine bakar gibi bakıyordu. ( Bu çok da alışık olmadığımız bir durum değil esasen ama biz bu durumu kanıksamayı reddediyoruz.) Yanındaki kadını dürtüp ve duyup duymamamı umursamaz şekilde yarım ağızla:

“Hâlâ bunları deftere yazan kaldı mı ya?” dedi suratına yayılan sinir bozucu bir alayla. Üzerinde dünyayı kurtaran kahramanlara has bir zafer nişanesi vardı ve oldukça eğleniyor görünüyordu. Hangi devirde yaşıyorduk Allah aşkına, şimdi şu yaptığım olacak iş miydi? Defter falan, delirmiş olmalıydım! Hatta belki de ona göre böyle bir kitapçıda ne işim vardı. Yobazdım ben ve yobaz kalmalıydım sonuçta. Hatta almayı istediğim kitaplar benim neyimeydi? En fazla sekizinci sayfasından sekseninci sayfasına atladığımda dahi hiçbir şey kaçırmayacağım Hikmet’li Kahraman’lı kitaplar okuyabilirdim, o da instagramda fotoğraf paylaşmak için belki… Fikirmiş, ideolojiymiş, edebiyatmış güldürmeyin adamı Allah aşkına!

Öyleyse buyur gel bey amca seninle iki lafın belini kıralım. Bey amca diyorum ama kızmıyorsun inşaallah. Evet ben de öyle düşünmüştüm.

Evet, evet ben hala notlarımı çantamda taşıdığım defterime yazıyorum . Hâlâ kalemtıraş kullanıyorum. Namaz kılarken örtümün üstüne örtü takıyorum. Namaz örtümün kenarında iğne oyası var.

Hâlâ başım ağrıdığında kendimi okuyorum ben mesela ya da kalkıp bir bitki çayı kaynatıyorum. Çayıma bazen hâlâ karanfil atıyorum, çantamda taşıdığım bile görülmüştür çünkü sen bilmezsin bey amca bu karanfilli çay öyle bir illet ki insanı nerede yoklayacağı hiç belli olmuyor. Sonra çantamda çocuklara vermek için şeker taşıyorum mesela hâlâ, çikolata sıcakta eriyor çünkü. Bir çocuk görünce elini, alnını öpüyorum. Belki yetimdir diye içim sızlayarak başını okşuyorum.

Ben mesela hâlâ babamın kahvaltıda ve kahvaltıdan sonra başka bardaklarda çay içtiğini biliyorum. Ya da hâlâ abim için yemek yaparken mesela, kendimi dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi hissediyorum. Bunda gocunacak, sıkılacak bir şey de görmüyorum. Annemin ayaklarına masaj yapıyorum mesela, iki üç de dua iliştirirse yakama benden iyisi yok o gün. Sonra, evden birisi dışarı çıkacaksa perdeyle başımı örtüp ona mutlaka el sallıyorum. Hâlâ yanımda tesbih taşıyorum. Camideki yaşlı ninelerin dizine yanaşıp nasihat diliyorum mesela. Hacı amcayla nasıl evlendiklerini soruyorum mahcup mahcup anlatışlarına sevdalanıyorum. Hâlâ annemin elini tutup yürüyorum sokakta. Onun elinden daha fazla tutulmayı hak eden bir el de bilmiyorum. Gazeteyi hâlâ gazeteden okuyorum. Yüzümü gül suyuyla temizliyorum. Birine bir şey hediye edeceksem paketini kraft kağıdından kendim yapıyorum. Hâlâ eve misafir geldiğinde annem bana “Ayakkabıları çevir” diyor. Unutursam, ailecek utanıyoruz mesela.

Şimdi sen bir hayli şaşırdın gözlerini belerttin, tepeler tepelere bakıp devirecek yer arıyorsun ama sana bir sır vereyim. Tüm bunları ve belki daha da fazlasını yapan, bütün ‘hâlâ’larından gurur duyan hatta onları çocuklarına bir yadigar gibi bırakmaya niyet eden bir dünya insan var, hala! Ama üzülme, müsterih ol, çünkü sana göre azgın bir azınlık olan bizler senin o mekanik kafanla tüm bunları anlamanı beklemiyoruz. Allah’tan selamet diliyoruz genellikle senin için…

Peki duamızı ettik de bitti mi şimdi? Bitmedi. Sen bir küçülttün gözlerini, sevmeye başladın galiba beni, bi’ için ısındı sanki. Utanma söyle şurada biz bizeyiz. İşte ben de tam buraya değineceğim. En acısı da ne biliyor musun bey amca? Bu ve benzeri şeyleri kime atlatsam hep aynı cevabı pelesenk etmişler dillerine söyledikçe söylüyorlar:

“Ama seni tanımıyorlar”, “Çünkü seni tanımıyorlar.”

 

“Ama seni tanımıyorlar” ne hüzünlü kelime değil mi bey amca. Senin içini söktüler ‘ama seni tanımıyorlar’. Haksızlığa uğradın ‘ama seni tanımıyorlar’, hakkında olur olmaz yargılara kapılıp öyle davrandılar ‘ama seni tanımıyorlar’, ağzını açtığında çıkan kelimelerle ya da kafanın içindeki beyinle ilgilenmeyip kibir fıçılarında cirit attılar ‘ama seni tanımıyorlar’. Kalbini görmeyi bilmiyorlar belki, ‘ama seni tanımıyorlar’. Merhametin güzeldi umursamadılar, hayal kırıklığını dişlerine dizip de öyle baktılar, ‘e çünkü seni tanımıyorlar.’

Şayet birgün öldürürlerse seni işte o da hep bu tanımayışlarından…

Peki nasıl oluyor bir anlatsana bana bey amca! İnsanların kim olduğumuz ya da kim olmadığımız hakkında hiçbir fikri olmamasına rağmen hakkımızda konuşma cüretini nereden bulduklarını bi’ deyiver  bana. Hiçbir şey bilmiyorlar. Sadece konuşuyorlar, hiçbir şey bilmeden sadece konuşuyorlar. Öğrenmeye de yeltenmiyorlar üstelik…

Hiç şunları sormuyorlar içlerinde benim için, onun için, öteki için:

Kimsin? Fikrin zikrin nedir, nelere güler nelere ağlarsın, en çok neye kızarsın, hiç olmayacak zamanlarda yüreğini bir kaldırım kenarına bırakmışlığın oldu mu hiç? Yoksa adımlarını karıncaları ezmemek için mi atarsın? Mizah yapacak zekan var mı mesela, bak bu önemli. Ne okursun, ne izlersin? Herhangi bir konudaki fikrin, dünya görüşün nedir? En sevdiğin film ne, ya da en son okuduğun kitap. Sâhi, en son neye gözyaşı akıtmıştın? Çok sinirlendiğinde susar mısın, yoksa bağırıp çağıranlardan mısın? Göğüs kafesindeki et yığıntısı ne için atıyor bir fikrin var mı?

Ezberinde kaç şiir var, kaç türkü, kaç dua?

Bir insanın görünüşü tüm bu soruların cevabını nasıl tek başına açıklayabilir bey amca söylesene!

İşte bey amca işte, siz ve beş para etmez, o iflah olmaz yargılarınız…

Hep neden karanlık olduğumuzu sordunuz  ya da buna hükmettiniz kendi kendinize. İçimize bakmaya tenezzül etseydiniz keşke ya da en azından hiç bakmamaya… O zaman görecektiniz ki Didem Madak şiiri gibi çiçekliydi içimiz halbuki. Bakmadınız. Görmediniz.

Artık bakmayın, görmeyin de zaten bey amca…

Daha fazla konuşacak değilim bey amca. Çünkü  çiçekli şiirlerin sahibi Didem Madak’ın da dediği gibi:

“Vasiyetimdir:

Bin ahımın hakkı toprağa kalsın…”

Ha bir de unutmadan bey amca aklında bulunsun,

biz Allah’tan gayrısının nazarına yüz sürmeyiz,

elin de senin olsun, yüzün de.

Selametle…

Etiketler
çocuk Kitap Defter bey amca yobaz çiçekler çikolata namaz örtüsü

Yazar Hakkında

Yorumlar

  • 0 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap