Âlâm-ı Hazinane
- Ravza Nur Aksoy
- 23 Ara 2017 - 09:49
- 4 dk okuma süresi
- -
- 0
Rüzgar esiyor iliklerimi delercesine. Sıkıca sarındığım montum, ovuşturduğum ellerim, soğuk girmesin diye kapadığım her yanım. Ve nedendir bilinmez sessiz, ıssız bir sokaktan geçiyorum. Tek başıma adımladığım kaldırım taşları… Duvar diplerinden yürüdüğüm, ha bir de unutmadan, gecenin tenha yola serpiştirdiği gölgem. Bir anda belli belirsiz bir hüzün peyda oluyor yüzümde. Gözlerim rastlıyor ona. Neden bu denli şiddetli bu rüzgar diyorum, neden? Bir sebebi olmalı… Yoksa neden bu vaziyet meydana gelsin? Sözlerim savuruyor onu. Ya bir kaçış oluyor bu yaptığı, ya da yapması gereken buymuş gibi. O yalpalayarak ilerliyor, bense gidiyorum ardı sıra. Halbuki etrafta onun gibi onlarcası var lakin benim gözüm hepsinin içinden bir ona takılıyor. Belki rotası şaşmışcasına hareket ettiğinden, belki ağır geliyor bu olanlar ve ilerleyemiyordur diye. Her neyse işte, en çok o çarpıyor gözüme. Savurarak etraftakileri ilerliyorum ağacın dibine. Belli ki ona en güvenli gelen yer oluyor burası. Limanı oluyor sanki. Yanına daha bir yaklaşıyorum. Tuhaftır daha çok savrulmaya başlıyor ve hüznü çokça artıyor. Usulca eğiliyorum önüne ve soruyorum:
“Hüznün en samimi, en sıcak, en mahmur hali, kışın çetinliğinden, ilkbaharın esintisinden kendine katan, kendini tek bir safa dahil etmeyen ve üzülerekten söylediğim; insandan bile daha insan olan, ayazında yüzüme çarpan ve sıkıca sarındığım montumdan geçen soğuklukla bana sahte değil de hakiki olduğunu anlatan sonbaharın, hüzünlü yaprağı… Nedir bu halin? Tarumar olmuş haline sebep nedir?”
Ve sonbaharın getirdiği esintiyle daha bir savruluyor kızılımsı, belki de acısından kızıllığa vurmuş sonbahar yaprağı. Sorumun havada kaldığını hissediyorum o an. Çünkü yaprak uzaklaşmış benden. Koşar adımlarla ilerleyerek diğerlerinin arasından çekip alıyorum onu. Yüzümde hafif bir kızgınlık ve bir tutam kırgınlık…
“Sorum diyorum, sorum cevapsız kaldı.”
Hüznün verdiği bir titreyişin ardından bana gözlerimin cüz-i iradesini haykırıyor:
“Söyle! diyor. Söylesene! Yalpalamayayım da, savrulmayayım da ne yapayım? Ben onlardan ayrıyken, bu hüznü taşımayayım da ne yapayım?”
Anlamaz bir ifade beliriyor çehremde. Halbuki etrafımız onlarca sonbahar yaprağı…
“Kimden ayrıldın?” diyorum.
Hüzün bir kez daha titretiyor onu. Rüzgar sanki komut almış gibi delip geçiyor, daha bir eğiliyor kızıl sonbahar yaprağı. Ve,
“Bakma!” diyor. Yalnızca bakma, gör! Gözlerin bunları görmeye mecbur. Bunlara gözlerini kapatamazsın!”
Ve kızıl sonbahar yaprağının arkasında bir kaktüs peyda oluyor. Kaktüs… Kaktüs savaşın çocuklarını anımsatıyor bana. Dışı sert, dikenli ve soğuk… O çölün ortasında oldukça soğuk. İçinde bulunan o sudan, o hayattan bir şey kalmamış gibi… O ıssız çölde boş ve anlamsızca bakıyor etrafına. Koskoca çöle karşı dikenlerini çıkarabilmiş yalnızca. Mücadelemi böyle veriyorum dercesine. Gözlerime hüznün en diri hali yansıyor. Yaprak savuruyor beni bu sefer. Sanki “Daha göreceklerin var!” der gibi.
“Gör de anla bu ayazın niye bu kadar sert estiğini!…” diyor.
Viraneler dökülüyor bu defa gözlerimden… Evlerin, sokakların viraneleri dökülüyor gözlerimden. Tıpkı bir film şeridi gibi. Bir anda yönümü değiştiriyor yaprak,
“Bitmedi! diyor. Daha var!”
Bense daha ne kadar dayanabileceğimin muhasebesini yapıyorum. Ardıma baktırıyor bu sefer ve önümden aheste aheste geçen bir başörtüsü… Önümden aheste aheste geçen bir ayet. Yakarmalar duymak istemiyor kulağım. “O benim kimliğim!” diyen sesler kulaklarımı aşındırıyor. Kapatıyorum kulaklarımı, ağır geliyor. Gözlerim ardımda takılı kalırken, tökezliyorum ayağıma takılan taşla ve yere düşüyorum. Kafamı kaldırıyorum hemen. Sapsarı bir kubbeyi yansıtıyor gözlerim. Diğer tarafta ise bir mescid. Hala düştüğüm yerdeyim ve başım ileriye doğru, sanki zamanında edilen secdelere uyuyor gibi. “Burası senin ilk kıblen!” dercesine. “Burası Mirac’ın merkezi!” dercesine. “Burası Selahaddin’in gözyaşlarına konuk!” dercesine… Bir hışırtı işitiyorum ve zorlukla ayırıyorum gözlerimi o yaradan. Yaprak,
“İşte! diyor, bunları gör! Bunları görün! Bizim hüzünlerimiz boşa değil… O ayaz da boşa değil, bizim o ayazda kendimizi kaybedişimiz de. Biz bu beldenin ayrılığından muzdaribiz. Biz kilometrelerce uzaktaki yapraklar, buradaki yaprakların hüznünü ve bu yaprakların seyrettiği beldenin hüznünü taşıyoruz!” diyor.
Bir ağaç dibindeki yaprak, hüznünü beni yerle yeksân ederek anlatıyor. Dört bir yanım çevreleniyor ve sonra farkediyorum. Kızıl sonbahar yaprağının hasretini çektiği bu belde, yaşadığı bu hasretin sancısını yıllardır çekiyor. Bizim varlığını hissedemediğimiz bu hasretin acısını kainatın; yeri, göğü, ayı, yıldızı, gecesi, gündüzü, taşı, toprağı, sonbaharı ve kızıl sonbahar yaprağı hissediyor. Yağmur sağanak sağanak yağmaya başlıyor bir anda. Gözlerimden dökülen yaşlar ise eşlik ediyor yağmura. Kızıl sonbahar yaprağı kayıyor elimden… Hasretini çektiği mekana ilerliyor hızlıca. Koşmaya başlamamla birlikte her şey toparlanıp gidiyor ve doğruluyorum bir anda. Etrafım dört duvar, evim, odam, ve üstüme serili ince bir battaniye. Komodinde gerçekliği haykırırcasına çalan bir saat… Derin bir nefes alıp sıvazlıyorum yüzümü ve kapatıyorum saati. Ne kadar bilinmez, öylece oturup düşünürken, annemin geç kalacağıma dair yaptığı çağrı kendime getiriyor beni. Aceleyle kalkıp hazırlanıyorum ve kahvaltımın ardından çıkmak için yöneliyorum kapıya…
Düşmeden giyebildiğim ayakkabının ardından çekiyorum kapıyı. Rüzgara karşı koşar adımlarla ilerlerken yüzüme bir şey çarpıyor ve kapatıyor görüş alanımı. Çekip alıyorum yüzümden ve gözlerime yansıyan kızıl bir sonbahar yaprağı oluyor… Yalpalayan ve savrulan bir kızıl sonbahar yaprağı…
Yorumlar