Ahmet Uluçay ve Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak Filmi
- Betül Kosif
- 22 Şub 2021 - 11:42
- 15 dk okuma süresi
- -
- 0
Filmin künyesinden başlayarak, filmin hazırlanış sürecine ve konusuna, ilk ve tek uzun metraj filmi olması sebebiyle filmin yönetmeni aynı zamanda oyuncularından birisi olan Ahmet Uluçay ile olan bağlantısına, filmin tarihçesine, filmin iletişim çalışmalarının neler olduğuna, filmin analizine, senaryo değerlendirmesine, izleyici ve sinemacıların yorumlarına ve son olarak da filmin ve film yönetmeninin diğer filmlerden farkını ifade ederek makalemizi sonlandırmış olacağız.

FİLMİN KÜNYESİ
Yönetmen: Ahmet Uluçay
Yapımcı: Serdar Tahiroğlu, Diloy Gülin
Senarist: Ahmet Uluçay
Oyuncular: İsmail Hakkı Taslak
Kadir Kaymaz
Gülayşe Erkoç
Boncuk Yılmaz
Hasbiye Günay
Müzik: Ender Akay, Alper Tunga Demirel
Görüntü yönetmeni: İlker Berke
Kurgu: Mustafa Preşeva, Senad Preşeva
Stüdyo: IFR
Dağıtıcı: UIP
Türü: Duygusal dram, aile, gülmece.
Renk: Renkli
Yapım yılı: 2004, Türkiye
Süre: 98 dk.
Dil: Türkçe
Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak, yönetmenliğini Ahmet Uluçay'ın gerçekleştirdiği 2004 yılı yapımı uzun metrajlı sinema filmidir.
Ahmet Uluçay'ın ilk sinema filmi olan Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak, "karpuz kabuğundan gemiye binersen çabuk inersin" mesajını, film adına konu edinen, ünlü oyuncuların oynamadığı, yönetmeninin de rol aldığı özgün bir yapım. Uluçay'ın kendi yaşamından kesitler sunduğu film, oldukça doğal, şiirsel ve gerçekçi tarzda işlenmiş.
KONUSU
Biri karpuzcunun, diğeri berberin yanında çırak olarak çalışan iki çocuğun köylerinde film oynatmak için verdiği mücadeleyi anlatan film; naif, hüzünlü ama umut dolu, sıcak bir işlenişe sahip... Recep ve Mehmet sinemaya delicesine tutkundur. Gündüzleri kasabada çalışıp, geceleri köydeki evlerinin ahırında bir yandan derme-çatma bir film projeksiyon makinesi yapmaya çalışırken diğer yandan da hayatlarını tümden değiştirecek olan rejisörlük hayalleri kurmaktadırlar. İşin içine Recep'in kendisinden yaşça büyük olan Nihal'e aşkı da karışınca, hayatlarında derin izler bırakan unutulmaz bir yaz mevsimi yaşarlar.
ÖDÜLLERİ
16. Ankara Film Festivali, Umut Veren Yeni Erkek Oyuncu, Kadir Kaymaz
16. Ankara Film Festivali, Umut Veren Yeni Erkek Oyuncu, İsmail Hakkı Taslak
16. Ankara Film Festivali, En İyi Kurgu, Mustafa Preşeva
16. Ankara Film Festivali, En İyi Film, Ahmet Uluçay
23. İstanbul Film Festivali, En İyi Film, Ahmet Uluçay
26. Montpellier Film Festivali, En İyi Film, Ahmet Uluçay
San Sebastian Film Şenliği, Jüri Özel Ödülü, Ahmet Uluçay
26. Siyad Türk Sineması Ödülleri, Umut Veren Genç Kadın Oyuncu, Boncuk Yılmaz
26. Siyad Türk Sineması Ödülleri, En İyi Film, Ahmet Uluçay
Siyad Türk Sineması Ödülleri, En İyi Yönetmen, Ahmet Uluçay
Siyad Türk Sineması Ödülleri, En İyi Senaryo, Ahmet Uluçay
45. Uluslararası Selanik Film Festivali, Özel Mansiyon, Ahmet Uluçay
Montpellier Akdeniz Filmleri Festivali, Altın Antigone ödülü
San Sebastian Film Festivali, İkincilik ödülü
FİLMİN HAZIRLANIŞ SÜRECİ
Ahmet Uluçay’ın kendi ifadeleri ile açıklamaya başlayalım:
‘Orda bir sinema var uzakta, o sinema bizim sinemamızdır
Duymasak da tınmasak da…
Bu film, kim bilir hangi düş ülkelerinden
Yüreğinde hemşerilikler bulunduğuna
İnandığımız, sinemanın şövalye ruhlu çocuklarına yazılmış bir mektuptur…’ diyor Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filmi için... Bu filmden önce Ahmet Uluçay ve arkadaşlarının kısa metrajlı filmleri olmuş ama Uluçay kendi ifadesiyle; ’Derdim ilk günden beri uzun metraj yapmaktı; anlatacaklarımı elimi kolumu sallaya sallaya anlatabileceğim bir sinema yapmaktı. Hatta ilk filmimizi çekip Ankara Film Festivali’ne gittiğimizde, bana da söz verdiler: "Benim derdim uzun metraj yapmak" dedim. Salon tam doluydu herkes bir kıkırdadı. "Gülün bakalım" dedim; "Keloğlan'ın" dedim; "başında tek tel saçı yoktur, gidip padişahın kızına aşık olur. Ama Keloğlan sonun da padişahın kızını alır." diyordu bu film için...
İstanbul'da senaryosu koltuğunun altında kapı kapı dolaştığı günleri şöyle ifade ediyor Uluçay: "Yahu beyefendi; şunu birazcık okuyun ya bunu üç sayfa okudunuz mu bırakamayacaksınız elinizden; yahu şöyle bir dokunun bari, bunun kumaşı başka kumaş. Yok kimselere okutamadım." Aradığını bulamadan omuzlarını eğip köyüne geri döndü. Dertliydi şöyle diyordu: "Derdin olması lazım dert gerekir. Derdi olmayan sinema yapamaz" Onun bir derdi vardı, derdini de kendisi çok güzel açıklıyordu: "Sinema dünyayı kurtarabilir mi bilmiyorum ama ben niye film yapıyorum: Söyleyecek bir derdim var; söyleyecek bir sözüm var, zaten insanlar söyleyecekleri sözün önemli olmadığını zannediyorlarsa bundan en ufak küçük bir kuşkuları varsa söylemesinler o sözü. Ben önemli şeyler söyleyeceğime inanıyorum. Hangi ulustan, hangi dinden olursa olsun; bütün insanlara çok içten çok samimi çocuk gözüyle yapılmış filmler sunuyorum. Çünkü çocuklar dünyaya daha temiz daha arı duru bakıyorlar böyle bakılmış bir dünyada ben kan dökülmeyeceğine inanıyorum, savaşların, çevre kirliliğinin olmayacağına inanıyorum. Dünyanın bütün problemlerini değil belki ama birçok probleminin aşılacağına inanıyorum."
Ve dertli Ahmet; bu hikayedeki doğuştan sinema dehası olan Ahmet, tıpkı Keloğlan'a atıf yaptığı gibi pes etmedi, birçok şeyle mücadele etti. Yola çıktığı arkadaşları yolda pes etti ve Ahmet yalnız kaldı. Bir ömrü sinema uğrunda seve seve harcadı. Kendi azmini şöyle ifade ediyordu: "Yıllarca tavukçuluk yaptım, kamyonculuk yaptım. Yem fabrikasına işçi olarak gidiyordum. Sekiz yıl orada çalıştım. Hepsinde iflas ettim. Sarılacak bir umudum yoktu... Yapmalıydım, bundan başka hiçbir şeye aklım ermiyordu. Ben sinemayı intihar eder gibi yaptım. Bunu yapmasaydım kendime olan saygımı yitirecektim.’ Yüreğindeki bu yangın gün geçtikçe büyüdü ve nihayet 2004 yılında Serdar Tahiroğlu ve Diloy Gülin’in yapımcılığını üstlenmesiyle filmi çekildi. Ahmet Uluçay bu film çekilene kadar uzun metraj filminin resmini yapmıştı. Kendi deyimiyle: "Bir de dedim şu resimler gımıldayıverse... En büyük düşümdü benim!"
Uluçay kalbinde taşıdığı uzun metraj sevdasını nihayet gerçekleştirir. Ayşe Pay’ın hazırladığı Yönetmen Sineması isimli eserde Hasan Ali Yıldırım’ın Bir Keloğlan Masalı isimli yazısında şöyle anlatılıyor filmin hazırlanış süreci: "Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak. Ne kameranın karşısında poz verir gibi duran profesyonel oyuncular vardır bu filmde ne de birbirine Türk filmlerindeki gibi aşık olan iki genç. Yine bir Keloğlan masalı çektiğini söyler Uluçay. İçinde yine cinlerle perilerin cirit attığı, kendi çocukluğunun düşleriyle dolu, bozkırda geçen sıra dışı bir aşk hikayesi.
Oyuncuları da kendisine uygundur bu filmin. Bir tren yolculuğunda gördüğü bir genç kıza; ‘Ben bir yönetmenim ve filmim de seni oynatmak istiyorum’ der. Öğrenciliği, ailesinin karşı çıkışı derken, iletişim okuyan bu öğrencinin hocaları araya girer ve yalnızca Türk filmlerinde görünen bir durum, gerçekten de yaşanır bu Keloğlan masalında. Erkek oyuncu da öyle... Bir gün sokakta yürürken gördüğü birine yine aynı teklifi getirir ve böylelikle o güne değin yalnızca vesikalık fotoğraf için kamera karşısında geçen insanlar başrol oyuncusu olur."
Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filminin kamera arkasından
"Ben filme motor demeden önce, benim ekibim bana inanmıyordu. Arkadaşlar güzel bir film yapacağız ve dünyanın tüm festivalleri kapışacaklar bu filmi’ Dediği gibi de oldu film dünyaca ünlü festivallerden ödüllerle döndü. ‘Filmin de kendisi de hasbelkader denecek kadar tuhaf bir o kadar da filme ölümsüzlük kazandıran bir kader... ‘Berber aradım taradım berber bulamadım. Gittim saçlarımı sakallarımı kestim kendim oynadım." diye açıkladı rolünü. ‘Ben o film de iki ayrı arkadaşımı birleştirip tek karakter yaptım. O da Recep’e benziyordu ben Recep’tim."
Böylece hazırlanışı uzun meşakkatli olan kendine özgü anlatıma sahip bu yapıtın ortaya çıkış sürecine değinmiş olduk.
Ahmet Uluçay’a dair:
Onun öyküsü bir tutku hikayesi... Köye gelen gezici bir sinema ile başladı. Hayatında hiç film görmemişti de resmi hep çok sevdi, bir de ‘gımıldayıverseler’ diyordu. ‘Bir de baktım okula bir sinema geldi, resimleri gımıldatıyordu. Vallahi n'apcez’. Sevdiği kıza bile sinema ile kanıtlayacaktı kendini! ’Bir kişiye bile kendimi kanıtlamak için bile olsa sinema yaparım. Değer, değmez mi? Eline geçirdiği eski-püskü bir kamerayla başladı bu yolculuğa... ’İsmail’le sinema makinası yapıyorduk, göstericiler yapıyorduk film göstericileri. Birisi dedi ki: "Bende bir tane kamera var, size vereyim o kamerayı film çekersiniz" dedi. Ve o zaman fark etti, dönüşü olmayan bir yola girdiğini.
Onun hikayesi, sinemasının kendisi olduğu için genişçe bahsedilmesi gerektiğine inanıyorum ben: Küçük harflerle büyük sözler ediyor Ahmet Uluçay: "Lumian Kardeşler biraz geç kalsaydı sinema bu köyde icat edilecekti" diyor. Bu küçük harflerle edilmiş büyük sözlerin onun yaşadığı toplumda şöyle yankılanıyordu: ‘Sana mı kaldı sinema yapmak.’ Sinema yapmak boş adam işiydi. Sırf bu yüzden babası onu ‘Beyoğlu berduşu’ diye isimlendiriyordu. Ve oğluna dargın olarak vefat etti. Ne olursa olsun, bu yoldan vazgeçecek değildi. İnançla, azimle, hırsla tutkusunun peşinden koştu.
"Seyrettiğim filmleri yeniden çekerdim. Kamera nerede? Işık nerede? Oyuncular nerde? Hep bunu yaptım. Yalnızca bunu yaptım." Bir sürü farklı iş yaptı ama hep aynı noktaya çıktı yollar: sinema. "Bunca yıl sonra bile o heyecanı kaybetmedim. Heyecanı kaybetmiş olsam sinema yapamam ki" diyordu kendi tutkusu için.
Onun sinemasında mesele, gişe yapmak değildi hiçbir zaman... Ne kısa filminde ne de anlattığı uzun metraj filminde derdi hiçbir zaman için bu olmadı. Para de değildi derdi; imkansızlığı da hiç dert edinmemişti. ‘Parayı değil, isteyeceksin bir şeyi; çok isteyeceksin... Her şey bulunuyor, tüm imkanlar bulunuyor." Onun derdi sinemaydı, büsbütün sinemaydı. Belki bu yüzden birçok yapımcıdan başaramazsın cevabı aldı.
Ancak o içinde yaşadığı dünyanın o küçük köyün ve kendi hikâyesindeki tutkunun o kadar farkında ve derinlemesine inancındaydı ki. Onların kendisinden daha engin olan tecrübelerine ve imkanlarına inanıp; 'yahu bu adamlar bir şey biliyor ki bana böyle diyorlar' demedi. 'Ne derlerse desinler, ben Ahmet’im.’ dedi. Hep kendine olan inancını anlattı, kendini anlattı. "Kendimi anlatıyorum 'içinizde ben de varım' diyorum. 'Benim de anlatacak bir hikayem var' diyorum. 'Şimdi beni dinleyin. Şimdi söz bende, şimdi kendimi anlatıyorum' demek gibi sinema."
Böylelikle ‘Benim için sinema bir toprak, sinema perdesi ise mihraptır.’ diyerek 'karpuz kabuğundan gemiye binersen batarsın' diyen ustaya rağmen, karpuz kabuğundan da gemi yapabiliyorsa o karpuz kabuğundan gemi de olur. Ve o gemi, suda yolunu bulur. Hem gösterdi hem ispatladı. Hem de niyeti kimseye bir ispat sunmak değilken onu tanıyan tanımayan binlerce kişiye büyük bir yapıt bırakarak ispatladı.
FİLMİN TARİHÇESİ
Birçok ödül de kazanan Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filmi, 2001'de tamamlandığı halde üç yıl sonra 2004’te gösterime girebildi. Filmin, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın katkılarıyla yapıldığı jenerikte belirtilmektedir.
Filmin yapım yılı jenerikte 2003 olarak geçmekteyken Agâh Özgüç'ün Ansiklopedik Türk Filmleri Sözlüğü'nde 2, Türker İnanoğlu'nun 5555 Afişle Türk Sineması adlı kitabında 2002 olarak geçmektedir. Film, Ahmet Uluçay'ın ilk uzun metrajlı sinema filmidir. Ezel Akay, jenerikte genel yapım sorumlusu olarak geçerken Agâh Özgüç'ün Ansiklopedik Türk Filmleri Sözlüğü'nde yapımcı olarak geçmektedir. (Kaynakçaya bakınız)
FİLMİN ANALİZİ
Öncelikle bir film analizi nedir, buna cevap verelim:
Bir inceleme taslağı oluşturup; bir filmin: Kaynak materyalini, çalışma incelemesi, oluşturma incelemesi, arka plan bilgisi, Filmin Sinematografik unsurlarına yer verilir. İnceleyen kişi film hakkındaki yorumunu yer vererek inceleme bitirilir. Bu filmin analizine gelecek olursak şöyle başlayalım:
Aslında biz bu filmde toplumdaki mesleksel ve sınıfsal olarak yapılan ayrımın; toplum hayatına maddi ve psikolojik açıdan yansımalarının bir insanın hayal dünyasına nasıl ket vurduğunu ve toplumun statü ve maddi kaygıyla insanı erişmek istediği; düşündüğü, düşlediği hedeften nasıl uzaklaştırdığını ve nasıl imkansıza ittiğinin birçok yönüyle yansımasını görüyoruz.
Başka bir ifadeyle:
“Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” filmi, her şeyden önce böylesi komün ruhuna sahip bir çocuğun hayal gücünün ürünüydü. Resimlere ilgi duyan bir çocuk, 1960’larda Anadolu’nun bir köyüne kurulan yazlık sinemanın ardından, gördüğü ve düşündüğü her şeyi hareket ettirmeye, kendi deyimiyle onları 'gımıldatmaya' odaklanacaktı.” Semih Aydın bir yazısında. Bu cümlenin haklı yansımalarını filmde Recep’in annesi karakteri ile rol alan makinist rolünde olan kişilerin Recep ile Mehmet’in sinema yapma arzularına karşı verdikleri tepkilerden bahsettiğimiz toplumsal bakış açısını ve bu alt metini çıkarabiliriz.
Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filminde Recep, Mehmet, Karpuzcu Kemal, Deli Ömer, Nezihe, kızları Nihal ve Güler karakterleri çerçevesinde, genelden özele yönelen ve zıtlıklar üzerine oturtulmuş bir anlatı yapısı kurulmuştur. Filmde, ana karakterler Recep’le Mehmet’in sinema yapma çabaları yanında, ait olma, sınıf atlama, toplumsal cinsiyet ve aşk olgularının işlendiği görülmektedir.
Filmdeki zıtlıktan kastımız ‘öteki’ olma toplumda ötekileştirilmiş olmanın, yadırganmanın önyargı ile karşılaşmış olmanın verdiği bakış açısı; bu bakış açısı Recep ile Mehmet’in kasabada çalışırken köyde sınırlandırılmış olmalarını düşünerek serbestçe ve yadırganmadan kasabadaki trene binerek büyükşehir de daha serbest bir alanda çalışabilecekleri düşüncesine kapılmalarıdır. Bunu yapmak içinde sinema yapmaları gerektiğini hatta bunun tek yol olduğunu düşünürler. Bu yüzden rejisör olmak istiyorlar.
Recep’in kasabalı Nihal'e aşık olması meselesinde Mehmet, Recep’le aradaki yaş farkını vurgulayarak bu sevdadan onu döndürmeye çalışır. Aslında filmde burada bir alt metin işliyor. Aşkın para, sınıf, statü ve yaş tanımazlığına yapılan bir vurgu var. Filmde hiçbir karakter öylesine yerleştirilmiş değil. Filmin yan öykülerinden biri olan Nezihe ve kızlarının rolü; eşi olmayan dul bir kadının hiç erkek çocuğunun olmaması ve Recep’e oğluymuş gibi davranması, bir erkeğe yüklenen güç ve ayrıcalık algısı oluşturuyor. Nezihe’nin büyük kızı Nihal’in eve çocuk da olsa bir erkeğin girip çıkmasından, annesinin iki kızı olmasıyla beraber hiç erkek çocuğu olmamasından yakınır gibi cümleler kurmasından, çocuk bile olsa yabancı bir erkeğin eve girip çıkmasından rahatsızlık duyuyor; çevreden gördüğü baskıdan ötürü başlarında bir erkek olmadığı algısı ve kadınlık duygusuyla laf söz olur, 'biz kadınız' düşüncesine kapılıp kapalı ve korumacı bir tutum sergiliyor.
Nihal'in önce Recep'ten hoşlanmayıp sürekli onu tersleyip görmezden gelse bile içten içe ona ilgi duyuyor olması ona içinde bulunduğu bu çevrede kadın olduğunu hissettirdiği içindir. Bu duygunun anlatıldığı bir metafor var filmde. Nihal’in Recep'in verdiği cevizlerden birini gizlice kaçırıp yatağında yediği sahnede cevizin aslında Recep’in Nihal üzerindeki o sert ve korumalı kabuğu kırdığını sergileyen bir metafordur. Aynı zamanda o metaforda Türk Kültürü’ndeki erotik anlamları naif ve ahlâk sınırlarını zorlamadan seyirciye geçirir. Seyirciye şöyle cümleler kurdurmuş bir sahne, acaba bir dahaki sahnede Nihal’le mercimeği fırına verecekler mi?’ ‘Nihal gardını indirdi, acaba yakınlaşacaklar mı?’ Bu minvalde cümleleri seyirciye seviyeli bir biçimde geçirmeyi yakalamış bir sahne.
Recep, saçları kesildikten sonra söylediği “Keloğlan olduk!” ifadesiyle de Nihal’in sadece yaşça değil, statü olarak da ondan ne kadar yukarıda olduğunu dile getirir. Çünkü tıpkı padişahın kızına âşık olan köylü Keloğlan gibi, o da bulunduğu toplumsal yapı içinde imkânsız aşka tutulmuştur. Kendisi bu aşkın ümitsiz olduğunu kabul etmek istemese de gerçek ortadadır ve masallardan daha güzel olmayan bir dünyada yaşamaktadır. İçindeki çelişkileri hareketlerine yansıttığında, ustası Karpuzcu Kemal’in dikkatini çeker. Karpuzcu Kemal, Recep ona bir şey anlatmasa da, konunun Nezihe ve kızları ile ilgili olduğunu anlamıştır. (1)
Karpuzcu Kemal, ağzı iyi laf yapan, mert bir kasabalıdır. Geçmişte pehlivanlık yapmıştır. Ticaret hayatında ise başarılı olamamaktadır. Zaten ticaretten de anlamaz. Recep onu ‘kıyak adam’ diye nitelendirir çünkü kendine benzetmektedir. Çünkü Kemal gençliğinde hayalleri peşinde koşmuş ama hayatının geriye kalan dönemlerinde bu pehlivanlık sermayesi onu kurtarmamış, o da gerçek hayatın içinde aslında hiç anlamadığı ama yapmak zorunda olduğu bir işle meşguldür. Sonunda da batar zaten ve battığında malını toptancıya satıp giderken şu sözü söyler: ‘Karpuz kabuğundan gemiye binen çabuk iner.’ Bu cümle Kemal’in karpuz kabuğundan gemiler yapmış olup olmayacak işlere umut bağlaması anlatılmaktadır.
Kemal’in ve Recep’in hayalperestliği aslında yönetmen Ahmet Uluçay‘ın yokluklar içinde sinema yapma çabasına benzemektedir. Ahmet Uluçay da karpuz kabuğundan gemiye binmeye cesaret etmiş, yarattığı karakter Kemal’in tersine, başarılı olmuştur. Herkesin karşı çıktığı bir ortamda da olsa, hayallerini gerçekleştirerek film çekmeyi başarmıştır. Bu süreçte yaşadığı sıkıntıları hem kendisinin durumunu hem de çevresinin onu nasıl gördüğünü, filminde adeta tüm karakterlere yansıtmıştır. (2)
Cenazeyi seyreden Karpuzcu Kemal, mevtanın nefes aldığını ve hareket ettiğini görür gibi olduğu sahnede vurgulanan şey: Hayal gücüne de vurgu yapılmaktadır. Buna rağmen hiçbir şey olmamış gibi karpuzlarının başında geriye dönmesi ise kasabanın durağan ve kapalı havasını ifade etmektedir.
Durağanı hareket ettirme isteği, sinemanın doğasında vardır. Resimlerin hareket ettirilmesi, insanoğlunun eski düşlerinden biridir. Recep’le Mehmet’in hayalleri de buna benzer, onlar da ellerine geçirdikleri kopuk kareleri hareket ettirmeye çalışırlar. Devinim öğesi film boyunca birçok yerde vurgulanmıştır. Hatta köyde sinemaya, “hareket eden” anlamına gelen “gımıldak” ismi takılmıştır. Deli Ömer’in geçirdiği sara krizinden önce dünyayı kare kare görmesi, arka arkaya sıralanan fotoğrafların hareketine örnek teşkil etmektedir. (3)
Receb’in annesinin filmleri bulduğu sahne de ‘şeytan icadı’ diye nitelemesi; Oğlunun yaptığı gölge oyunlarına dahi tahammülünün olmaması; Bu tutum, Anadolu insanının, dinin etkisi ile Tanrı’dan başkasının “canlandırma” yapmasına olan olumsuz tavrının göstergesidir. Filmde annenin filmleri ateşe atığı sahnede kapıdan içeri girişinden itibaren anneye ve elindeki filmlere hiç tepki verilmemesi farklıklara olan merakın yoksunluğuna farklı olanın saçma bulunuşuna dikkat çekmekle birlikte aynı sahnede yaratılmaya çalışılan korku unsuruna vurgu yaprak çorbayı karıştıran kadın dev bir cadı kazanında büyülü bir karışım hazırlar gibi görünürken, başka bir kadının pişirdiği hamurlar insan kulağı gibi tasvir edilmiştir. Anadolu’da köylerde anlatılan şeytan, cin, büyücü, cadı, peri anlatıları, böylelikle ışık yanılsamalarına bağlanmıştır.
Köyün delisi dışında Recep ve Mehmet’e inanan kimsenin olmayışı köydeki insanların sinema yapmayı ‘delilik’ olarak nitelendirmesine bir vurgudur. ‘Toplumda, özellikle köy gibi daha içine kapanık, gelenekçi bir ortamda kolektif yapının dışında yer almak olumsuz karşılanmaktadır.’(4)
FİLMİN SİNEMATOGRAFİK UNSURLARI
Sinematografik görüntü: Film belli bir akış içerisinde belirsizlik, yer yer kaos, yer yer sosyolojik psikolojik konulara yönelik görüntülerle desteklenmektedir.
Aydınlatma: Filmde yer verilen gölge oyunları gaz lambaları her sahnede verilmek istenen duyguyu destekleyen açılarda ışıklar kullanılmış.
Çerçeveleme: Hareketli sahnelerde dar açı kullanılmış olması dikkatimi çekti.
Görüntü düzenlemesi: Senaryoda belirsiz bırakılan yerlerde görüntünün de bunu destekler nitelikteydi.
Açısı: Filmde sık sık pan hareketlerine yer verilmişti. Delinin gözleriyle kamera görevi üstlenmesindeki sahnedeki geçiş açıları vardı. Medium Close-up hareketleri olduğunu gördüm.
Görüş noktası: Nesnelerin ve alıcının devinimi: Yakın çekimdeki bazı nesnelerin alt metin vermesi çoğu sahnede bu devinimi sağlıyordu.
Kurgu: Film bir başlangıcı ve sonu olmaması arada geçen her olaya farklı bir alt metin yerleştirmiş olması açısından kaliteli bir kurguya sahipti.
Dekor: Tamamen doğal dekor kullanılmış olması senaryoya olan samimiyeti arttırdı.
Giysi: Oyuncular kendileri gibi rollerine uygun kostümler kullanılmıştı.
Oyuncu: Oyuncuların hepsi daha önce hiç oyunculuk eğitimi almamış olmalarına rağmen rollerine biçilmiş kaftan gibiydiler.
Sonuç olarak:
"Ben sinemaya halen bir çocuk gibi bakıyorum. Hareket eden resimler beni şaşırtıyor. Daha çiğ bir gözle bakıyorum. Çekmezsem delirirdim" dediği gibi bir çocuk gözüyle toplumsal psikolojik sosyolojik algıları alt metinlerle işlediği kendini anlattığı sinemaya yerli ve alışılmışın dışında bir gözle başka bir boyut ve imkan yüklediğine şahit olduk.
Bu film yerli sinemada taşranın diliyle ve düşüncesiyle dünyaya açılabilirliği ifade etme noktasında bir mihenk taşı olarak literatürde yerini almış oldu. Ve Ahmet Uluçay bize imkansızın tutkuyla yenilenebilirliğini ispatlamış doğuştan bir sinema dehası olarak sinema literatüründe yerini her zaman koruyan bir değer olarak kalmıştır.
Etiketler
Yazar Hakkında
Betül Kosif
Omü İlahiyat Mezunu Ankara Hacıbayram Veli Üniversitesi Radyo Tv Sinema Öğrenimi Sürüyor . Öğretmen / Fotoğrafçı; Okur, gezer, anlatır,araştırır; fotoğraf çeker ve hayalperest bir filmcidir.
Yorumlar